29 Mart, 2008


Bunu da buraya yazayım. Canım çektiğinde okuyayım.

"Yanımdayken bu kadar meşgul etmezdi kafamı, gittiğinden beri -üç gün oldu- onu düşünmeden peynir bile yiyemiyorum. Proje'nin Dubl yakınlarındaki görkemli yönetim merkezinde sıradan bir gündü - yatışmamasına özen gösterilen toplu bir cinsel enerjiyle aydınlatılmış ofislerde çalışan zeki insanlar, ödünç aldıkları meseleler hakkında itişip kakışıyor, dayanışıyor, konuşuyor, sessiz kalıyor, hırslanıp sakinleşiyordu. Simu, bu ofislerin göze çarpan neferlerinden biriydi - işbilirliği, kendine güveni, çekiciliği, ukalalığı, onun başarılı olmaya alışmasının nedensiz ve yararsız olmadığını hissettiriyordu insana. Büyükçe bir dilim peyniri iştahla yerken, ayrılıkların özlemi, özlemin de aşkı beslediğini saptıyordu, düzayak, oysa Hökl'den çok "Hökl fikri"ne tutkun olduğunun ayırdına varabilecek kadar da deneyimliydi bu işlerde. İlişkinin nesnel gerçekliğinden çok, kurulmuş efsanesi cezbediyordu onu, bu efsaneyi uzaktan uzağa beslemek çok daha kolay ve romantikti. Ne yapalım, ben romantiğim."

C. Akaş - Olgunluk Çağı Üçlemesi I

silgi @ 11:40:00 AM -



Annem teyzem için Uyaroğlu der. Teyzem sıklıkla "Peki denirse kavga çıkmazmış" der. Şu hayatta, yüzüne gözlerimi yapıştırıp sıkı sıkı baktığımda, içimden ağlamakları taşıran üç dört insandan biridir teyzem. Mis gibi kokar, güzel güler, komiktir, vefalıdır. Ama en çok, uyumludur teyzem. Annem, üç kardeşinin arasında galiba en çok teyzeme düşkündür. (Şanslılarsa) senede bir kere yaptıkları görüşmeler sona erdikten sonra, hele de teyzem evine dönüyorsa, annem çok ağlar. Bizim mutfakta minik bir balkon var. Evde sigara içmek yılın on ayı filan yasak olduğu için, sigara içen birilerim geldiğinde hemen mutfağa kapanırız. O minik balkondaki kocaman camı açarız, türk kahvesi yapıp sigara içeriz. Teyzem bizden çıkıp kendi şehrine dönerken, annem de küçük balkonumuzda oturup sigara içer, uzaklara bakar, denizi seyreder. Annem de, ben de, hiçbir zaman teyzem gibi Uyaroğlu olamayacağımızı biliriz. Bu yüzden herkesin bizi sevmeyeceğini de biliriz. Yeri geldiğinde başkalarına şlak diye yapıştırdığımız cevaplar, kendi aramızdaki tartışmaları bazen bir sanat filmi haline dönüştürür. Bazen çok güzel tartışırız annemle; tartışma konusu her ne kadar ikimizin sinirlerini de altüst ediyor olsa da, hayran hayran bakarım annemin kelime seçimlerine. Teyzeme teyzoş derim. Bizim ailede bi' benim ismimin sonuna -oş eklenir, bi' Siboş'un, bi' de teyzoşun. Abime eklenmiyor, çok denedim. Abi seni özledim ya, üff. Neyse. Ben bu yazıyı burada bitireceğim, nedense odun bünyem duygulandı.

silgi @ 11:34:00 AM -


13 Mart, 2008


Ellerime çizdiğim tükenmez kalem artıklı suratlardan daha sevimlisini veya daha komiğini veya daha güçlüsünü görmek istiyorum karşımda. Üç gün önce hasta hasta otururken bana uzatılan en sevdiğim bir demet çiçeğin suyunu değiştirmeyi unuttuğumdan ve çiçekler karşımda ölüverdikleri andan beri bu böyle. Yeğenim artık bir yerlere tutunarak da olsa yürüyebiliyor. Yeğenim artık manalı sözlerle süslemese de şarkı söyleyebiliyor. Benim bir yeğenim var. Bazen en başta söylemem gereken cümleyi en sonda söylüyor olmam bzaı kıarışıklıklara neden olsa da, ilkokulda kerrat cetvelini baştan sona hatırlayabilen ilk yavru oluşum, bir abaküs kazanmama vesile olmadı değil. Elimde olsa bizi depresif yapabilmek ihtimali olan her türlü olguyu rengarenklere boyardım, bakınca içimiz açılırdı; içimiz açılınca depres'lerimiz dökülürdü, pislikler ağzımızdan çıkacağına çöpçüler tarafından toplanırdı, hayat belki de bayram olurdu.

Bütün dünya bana inansa, bi' inansa.

silgi @ 4:26:00 PM -


10 Mart, 2008


Sarhoş kafayla sharing folders'ı shaving folders okuyup, monitörün önünde 15 dakika kendi kendine hahahahaha diye gülen birini tanıyorsanız lütfen e-mail adresimi kendisine ulaştırın; çok fazla ortak noktamız olabileceğini düşünüyorum.

silgi @ 1:23:00 AM -


01 Mart, 2008


"Evlatlaa, babalarını hatırlamak istedikleri gibi hatırlaala."*



Bir gelincik tarlasının ortasındayız. Annemin üzerinde koskocaman mor bir tişört, babam nedense kravatlı, gömlekli. Annem saçlarını at kuyruğu yapmış, kafasının üstünde bir güneş gözlüğü var. Babamın ince telli kumral saçları yeni kesilmiş, her zamanki gibi yakışıklı. Abimle yine bozuşmuşuz. Bu üstümdeki kot mont ve o zamanın modası streç kotla çok uyumsuz olan kocaman yuvarlak çerçeveli koyu kırmızı gözlüklerim beni zengin ailenin şımarık küçük kızı gibi gösteriyor olmalı. Zaten öyleyim. Bu gelincik tarlasının ortasında ne işimiz var, annemle babamı biraradayken bir daha bu kadar mutlu görecek miyim bilmiyorum. Güneş var ve bizi ısıtıyor. Bahar olmalı. Hani şu Köyceğiz, Dalyan, Marmaris turunu yaptığımız bahar mı bu? Kurban bayramında kaçtığımız. Annem gelinciklerin arasında bir görünüp bir kayboluyor. Şehir hayatında ölümüne korktuğumuz böcekler, bu uçsuz bucaksız tarlada bizi hiç rahatsız etmiyor. Otların arasında yürüyoruz. Annem yine fotoğraflar çekiyor. Babam abimle şakalaşıyor. Fotoğraf makinesi dikdörtgen ve ince uzun, yatay. Kırmızı bir düğmesi var. Altında siyah bir düğme. Her pozdan sonra orayı sararak yeni kareyi çekiyoruz. Nasılsa ben de öğrenmişim güzel pozlamayı. Annemle babamı yanyana getiriyorum, babam kolunu annemin omzuna atıyor, annemin kucağında gelincikler, gülümsüyorlar bana, kameranın küçücük deliğine bakarak gülümsüyorlar. Ben de gülümsüyorum fotoğrafı çekerken. Biraz sallıyorum makineyi hatta. Fotoğraf biraz buğulu çıkıyor. Fotoğraf, dünyanın en güzel fotoğrafı oluyor.


* Babam ve Oğlum - Çetin Tekindor

silgi @ 4:53:00 PM -