31 Ocak, 2008


Bugün sadece "meeeh, möööh, eeeh" gibi sesler çıkararak iletişim kurmak istiyorum insanlarla. Telefonda bile bu üç vızıltıyla durumu rahatça kurtarabileceğimi düşünüyorum. Konuşmak hiç de süper bir şey değildir. Sadece "meeeh, möööh, eeeh" sesleriyle anlaşabileceğim birini bulduğumda onunla evlenirim.

Geçenlerde size uyandıktan sonra hazır olma süremi 55 dakikaya kadar düşürdüğümü söylemiştim. Son iki gündür 10 dakika da maillerimi okumaya ayırdığımı düşünecek olursak, allah sizi inandırsın 45 dakikada duşunu alıp, peelingini uygulayıp, dişlerini fırçalayıp, çişini yapıp, üstünü giyinip, saçlarını fönleyip, makyajını yapıp, yatağını toplayıp, çantasını hazırlayan harika bir insanım bugüne bugün. İki tane sms bile yazıyorum o arada. Biri paraşüt'e, diğeri müge'ye. Bu sabahki müge mesajıma nedense failed! diye bir cevap geldi ama sallamadım, onunla kalplerimiz bir ne de olsa. Çay da ne güzel geldi be sıcak sıcak, meeeh.

Canımı sıkan bir husus var, bunu sizinle paylaşmak isterim: Erdem'le görüşemiyorum. Artık Erdem'siz yediğim her yemeğe tuzlu gözyaşlarım karışıyor. Beraber içilmeyen her sigara ciğerimi ayrı ayrı deliyor. Çok fena isyanım var, eeeh. Lütfen uyku saatleri iki saat ileri alınsın. ErdemBey'le Şaşkınbakkal'da, Caddebostan'da fink atılsın.

Ayrıca, son üç haftadır hiçbirinizin bloguna yorum yapmadığım fark edilmiştir herhalde. Bunun nedeni işyerimizin büütttüüün gerekli siteleri yasaklamış olması. Bir şekilde blogları okuyabiliyorum gugliriidır üzerinden, ama yorum yapamıyorum blogger da yasaklı olduğu için. Bu yazı buraya nasıl geldi derseniz cinzekalarım, last.fm üzerinden paraşüt bey'e giden yazılarımız, kendisine verdiğim blogger şifresi aracılığıyla karşınıza çıkıyor. Kıymet bilin kıymet, möööh.

silgi @ 9:30:00 AM -


28 Ocak, 2008


Bu haftasonu çok çabuk geçti. Pür bir dinlenme ve huzur hasıldı bünyeme. Ama dönüşler pek acı oluyor. Eve gelip ertesi gün işe giyilecek etek-ceketi seç, çizmeleri sil, kıyafete uygun kolye ve küpeyi ayarla, birazcık kitap oku, birazcık internette dolaş. Hani nerde o huzur, o bitmeyen mutluluk hali?

Çalışmak bana o kadar anlamsız ve aptalca geliyor ki size anlatamam. Otuz yaşıma geldim, bir türlü beynim basmıyor bu düzene. Erken yat, erken kalk, işe git, çalış/çalışma, eve dön. Arada sevgilinle, arkadaşlarınla vakit geçir. Ne biçim ki bu hayat. Bunun için mi okuduk. Para mara umrumda değil gerçekten. Bir an önce kaçmak istiyorum buradan sadece. Çalışma düzeninden bunalan insan konuşmaları değil bunlar. Cidden anlamıyorum neden böyle olması gerektiğini. Ama böyle olacak işte, en azından bir süre daha.

Masalın Aslı almıştı ya işte paraşüt, ikimize de birer tane. Onu okuyorum şimdilerde. Oradaki çocuklar bile benden bin yıl önce çözmüşler bu düzen olayını, çok doğal bir denge ve hiyerarşi var; uyum sağlamak hiç de zor görünmüyor.

Bu söylediklerim/düşündüklerim tembelliğimden değil yeminle. Çalışkan, titiz, hızlı çözüm üreten bir çalışanım. Ama çalışanım işte neticede. Benimle alakası bile olmayan bir takım insanların, bir takım firmalarının, bir takım işlerini yapıyorum, hiç anlamadığım bazı terimlere bin yıldır haizmişim gibi kullanıyorum cümlelerimde fütursuzca. İş sesim farklı, iş görünüşüm farklı, iş tepkilerim farklı. Kendi işimi yapayım en azından. Ne bileyim toprakla falan ilgileneyim. Bu da şimdi "Toplayalım pılı pırtıyı, gidelim güneye, rafine hayat yaşayalım kanka yea" muhabbeti gibi oldu. Amaan, neyse. Yemekhaneye ineyim bari, iki bardak soğuk su beni kendime getirir.

silgi @ 12:37:00 PM -


25 Ocak, 2008


Sabahın köründe uyanıyorum. Yatağımı toplayıp, duş alıp, üstümü giyinip, elimi yüzümü kremleyip, dişimi fırçalayıp, makyaj yapıp, saçlarımı fönleme süremi 55 dakikaya kadar düşürdüm. Bu bana gerçekten gurur veriyor. Normalde saçlarım ve makyajımla 40 dakika filan uğraşırdım. Diş fırçalamanın dahi en az 2 dakika olduğunu düşünecek olursanız, bence siz de benimle gurur duyarsınız. Servis eve yakın bir yerden alıyor beni. İlk dört gün servis öncesi, karşı kaldırımdaki pastaneye koşturup iki tane kaşarlı poğaçayı kapıp, sonra ofise gelince onları 2 şekerli çayla mideye indirerek başladım güne. Bi' sabah... Lan n'apıyosun! O kadar sporlara git, koştur koştur koştur, yok diyet yoğurt, yok kepek ekmeği (aslında bu tamamen entellikten), yok karbonhidrat protein bilmemne, ee? Hemmen bir u-dönüş yaptım canlarım. Şimdi güne 3-4 adet eti burçak ve şekersiz çayla başlıyorum. İki saat sonra bir meyve, iki saat sonra da zaten öğle yemeği.

Poğaçayı aldık, ya da etiburçak'ımızı, bindik servisin ön koltuğuna; şoförün yanına. Kısık bir günaydın. Şoförden de bir tane. Gözlerim zaten yarı kapalı, on dakika içinde uyuyacağım işte klasik. Yine de şoför ağbiyle iki satır konuşmadan uyunmaz.

- Oo bugün şansımıza yol açık ağbi.
- 8 olmadan merkezdeyiz inşallah.

Ertesi gün:

- İstanbul'un yolları da hep böyledir, bir kova su döksen tıkanır, di mi ağbi.
- Ehehe valla öyle.
- Yaa ya.

Sonraki gün:

- Oo bugün şansımıza yol açık ağbi.
- 8'e kalmaz varırız şirkete hayırlısıyla.

Akşamları muhabbet daha farklı oluyor nedense. Artık adamcağız bütün gün direksiyon salladığından mıdır nedir, konuşacak birine mi ihtiyacı oluyor bilemedim. Hoş, ben de çok yorgun oluyorum, adamın suratına bile bakamıyorum konuşurken; hep bir göz kapalı, öbürü de yolu takip ediyor.

- Bu akşam trafiği de beni öldürecek bir gün.
- Öyle deme, öyle deme. Bak bu servisteki herkes trafik yoğun olsun diye dua eder iki satır daha fazla uyuyabilmek için.
- O da doğru aslında.
- Doğru tabii, bizde yanlış laf yok.

Sonraki akşam:

- Oo şansımıza yol açık ağbi.
- Kartal'da tıkanır. Bak görürsün. Her akşam Kartal'da tıkanır bu yol. Oraya kadar açık da olsa, kapalı da olsa fark etmez. Kartal'a gelince, na bu bütün arabalar istif olur arka arkaya.
- O da doğru aslında.
- Doğru tabii, kaç senedir direksiyon sallıyorum ben bu yollarda. Bilmem mi hiç.
- Hıı.

Ertesi akşam:

- Bu İstanbul'un yollarına da bir kova su döksen tıkanır di mi ağbi, eh heh heh (sabahki muhabbetlere refere ederekten)
- Şimdi kardeş, aslında mesele yağmur değil biliyo musun. Bizim insanımızda düzen kavramı yok. Yani sen git şimdi Amarika'ya, fırtınayı çöktür şehrin üstüne, vallaha tıkır tıkır devam eder.
- Eoo, yani tabii olabilir.
- Olabilir değil abla, ben hep görüyorum, bizim arkadaşlar görmüş onlar diyo. Bizim insanımız şey, şey.
- Hıı.

Şoför ağbideki bu değişiklik rüyalarıma girmeye başlayacaktı neredeyse. Sabah ağzından kerpetenle laf alınan adam, akşamları bitirim bir cırcırböceğine dönüşüyor, ne iş anlamıyorum. Düşünmüyorum da aslında çok, kandırmayayım şimdi sizi. Zaten sürekli bir uyuma halindeyim yollarda. İnerken bi' "yakşamlar" demek bile zor geliyor resmen.

Sabah gelirken yine konuşturmaya çalışıyorum adamı. Göster diyorum ya, göster gerçek yüzünü, akşamları dırdırdır konuşurken iyiydi, şimdi de konuşacaksın be. Ruhumu karartma adam! Yine yol durumundan başlayacağım muhabbete. Derken:

- Yusuf ağbi de sizin adınızı öğrenememiş, soracakmış kaç gündür.
- Kim?
- Yusuf Ağbi, hani akşamları aracı kullanan ağbi var ya.
- Hıııı. Yol, da, ne, şey, di, mi.
(Uyu uyu uyu uyu.)

silgi @ 9:32:00 AM -


22 Ocak, 2008


Dün akşam servisle eve dönerken güneşin batışına denk geldim. Daha doğrusu güneş çoktan batmıştı ama morlu, kırmızılı, pembeli bir görüntü söz konusuydu tam karşımda. Huzurla içimi çekiverdim. Şimdi allahın defettiği Gebze'den izleyeceğime bu manzarayı; Kaş'ta, Olimpos'ta, Sharm el Sheikh'de ya da ne bileyim BoraBora'da filan sevdiceğimle elele seyretseydim dedim kendime. Sonra bi' durdum. Yavrum sen romantik biri değilsin ki. Neyine yani bu hayaller. Sevdiceğinle deniz kenarında oturacaksın misler gibi, belki yanınızda birer kadeh de kırmızı şarap olur, o senin gözlerine bakacak, sen onunkine, işte sen tam o anda "Hahaha lan adama bak, resmen göbek altı düşük bel Hawaii şortu giymiş, öeeeh amca be" diyeceksin. Hani, nerde romantizm, nerde, allahın eziyeti, nerde, bitirdin götürdün şu güzel anı.


Sonra baktım, çevremdeki tek odun ben değilim bu konuda. İsmini vermek istemediğim bir yakınim, sevgilisine içinde "saçlarında yakamozların parıltısıyle..." sözcüklerinin yanyana geçtiği mektuplar yazmaya çalışırken de beraber yarıla yarıla güldüğümüzü çok iyi hatırlıyorum. Hatta resmen oturdum düşündüm Gebze-Ethemefendi arası yol boyunca, çevremde böyle romantik teeek, bir tanecik insan var mı diye. Allah sizi inandırsın düşün düşün bulamadım sevgili okurlarım. Sanırım romantikler annemlerin gençliğinde kalmış, bi' de 18. yüzyılda Almanya'da, bi' de Sinan Çetin'in filminde.


not: Herkes yerlerden yerlere vurdu ama biz Romantik isimli filmin her sahnesinin ayrı hastasıyız. Siz sakın olmayın, bize benzemeyin.

silgi @ 9:57:00 PM -


21 Ocak, 2008


- Pekala o zaman Ahmet bey, yarın sabah 9.30'da görüşmek üzere size iyi günler diliyorum.
- İsminiz neydi hanımefendi, unuttum ben.
- Ben silgi siler. Sssilgiii Sssileeer.
- Ben yarın oraya geldiğimde sizinle mi görüşeceğim iş için?
- Hayır Ahmet bey, daha evvel de söylediğim gibi siz Mert Beyhan bey ile görüşeceksiniz.
- Pardon kim?
- Mmmert Beeeyhaan.
- Murat kim?
- Ahmet bey, Murat değil, Meeeeert Beeeyhaaan.
- İlgi hanım tekrar söyler misiniz ses cızırdiyör.
- İlgi değil Ahmet bey, İlgi değil, Sssiiilgi.
- Peki ben kiminle görüşecektim?
- Ahmet bey şehir isimlerini kullanarak kodluyorum şimdi. Beni duyuyor musunuz?
- Duyuyorum Sergi hanım.
- Ahmet bey Sergi değil, silgi. Neyse efendim kodluyorum ben. Beyhaan. Yani, Bursa'nın B'si, Edirne'nin E'si, ee şey (lan Y harfiyle ne var ki şehir?) Yüsra'nın Y'si (çüş)...
- Ne, Hüsran mı?
- Ahmet Bey Hüsran değil, Yüsra. Tamam Yüsra da değil, Yasemin'in Y'si.
*yalvarangözlerleçevrendenyardımdilen*
- Sevgi hanım sizi vallahi duyamıyorum ben.
- Akın bey ismim Sevgi değil, İlgi de değil, Sergi de değil, silgi, yeminle silgi Adem bey, yeminle.
- O zaman ben kiminle görüşeceğim yarın gelince?

...ve devreler yanar.

silgi @ 10:50:00 PM -


19 Ocak, 2008


"Çok reklamını yapmayalım, başka bloglara girip yazdığımız yorumlarda onu övmeyelim, kendi bloglarımızda çok bahsetmeyelim, o bir şekilde kendi kitlesini yaratır zaten" dedik, kereviz'i pörç diye açıverdik. Şimdi düşünüyorum da, verilen emek aynı emek, yazarlar aynı yazarlar. Yazmayı bir gün olsun aksatıyor muyuz? Yok. Koyduğumuz şarkıları özenle mi seçiyoruz? Elbette. Ee, dünyanın en iyi ikinci müzik blogu değil mi bu? Öyle. O zaman canlarım, o zaman ne yapacağız? Hergün nasıl burayı takip ediyorsanız, oraya da bir uğrayacaksınız. Yeni şarkınızı cebinize koyacaksınız, dinledikçe bizi hatırlayacaksınız. Öyle değil mi? Bittabii. Hadi koşkoşkoş.

silgi @ 6:41:00 PM -


16 Ocak, 2008


Yarın sabah dörtbuçuk tire beş sularında uyanıp, kendimi yollara vurup, işe gitmek zorunda olmak ne kadar şahane geliyorsa kulağıma ve beynime; şu andaki havadan da o derece memnunum. Havalarla derdi olan bir insanım ben kesinlikle. Mutlu olmam için havanın rüzgarsız, gökyüzünün mavi ve bulutsuz olması gerekiyor. Hava sıcaklığı çok da önemli değil. Aslında o da önemli ya. Bu bünye geçen yaz denize ayak parmağının ucunu sokamadı be. Hemen yaz gelsin, hemen tatile gidelim. İşte neyse, bugün benim buçuk doğum günüm. Sevgilim bana kitaplar almış, yazılar yazmış, sabah sabah "iykidoğduun!" sözleriyle şımartmış, daha da ne isterim. Ne isteyeceğim, hava güzel olsun isterim tabii. Aslında çok şey isterim ya. Bir sonraki buçuk doğum günümü gevur ellerde sıcak şarabımı yudumlayarak kutlamak isterim. Çalışmadığımız halde birsürü paramız olsun isterim. Dünyayı gezelim, her şehirden milyorlarca ayakkabı alayım isterim. Sevgilimle dünyanın en salak fotoğraflarını çekip, en sanatsal gözle eleştirelim, "hah hah mirim esas sizin şu karenize hayraann kaldım" diyelim isterim. Tüm arkadaşlarımla toplanıp kendimize bir Tim Burton mahallesi inşa edelim, yılın bazı aylarında orada yaşayıp akşamları sessiz film, boggle, king falan oynayalım isterim. Haftanın 9 günü annemle kokoş kokoş giyinip o bale senin, bu opera benim, şu tiyatro da ikimizin şeklinde takılalım isterim. Yeğenimin ilk sözcüğü "hala" olsun isterim. Blue Fairy bir gün olsun bana çalışsın isterim. Yine ne çok istedim. İşte neyse, bugün benim buçuk doğum günüm. Altı ay sonra bir bakacağım yaşlanmışım. Otuz sene sonra bir bakacağım botox çanları çalmaya başlamış. Hah işte ne isterim asıl, ne isterim biliyor musun. O çanları sevgilimle beraber duyalım, sevgilim eline yumuşak bir bez alıp çanların çevresine dolasın; ses çıkarmalarını engellesin, beni elimden tutup sangria içebileceğimiz bir yere götürsün, kaz ayağı hezeyanlarımla dalga geçsin isterim. İşte neyse, bugün benim buçuk doğum günüm. Şimdi kendimi pahalı hediyelerle şımartmaya gidiyorum. Ciao.

silgi @ 11:08:00 AM -


10 Ocak, 2008


- 1000 ruble 50 dolar ediyor
3 rublem var benim
ona göre

- 3
50 / 1000 * 3 =
eh

- 15 kuruş falan
az para değil

- 10 kuruş da benden
etti mi sana 25 kuruş

- etti mi sana 25
haha

- ekmek alırız
bir tam ekmek hem de

- ne
ekmek 25 mi orda

- e evet

- burda 30

- hehe
sizi fena kazıklıyorlar ya
yanında boş bir bavul getir
ekmek götürürsün

- size de taksiden giriyor

- evet de
ekmek bu

- bir evin demirbaşı

- hı hı
bizim değil ama
biz kepek ekmegi yiyoruz
daha entel

- canım entellikten mi yiyoruz, adamı hasta etme
sağlıklı diye yiyoruz
beyaz ekmek tü kaka diye yiyoruz

- höm
peki
sağlıklı diyeyse ben kepek ekmeği yemem bundan sonra

- yani biraz da entellikten tabii

- değil mi ya
ben yerken öyle hissediyorum
oha diyorum
kitap yazmış kadar oldum

- 12 tahıllı ekmek yersek ne olacağımızı bir düşün, adeta bir albert camus veyahut virginia woolf

- belki de bir yılmaz erdoğan
kim bilir

- veya bir umay umay

- pentagram mesela

- tamam sen kazandın

- bana bak
bu yazdıklarımızı bir yerde yayınlarsan
ölürsün ölürsün
gay olursun
yapma

- aşkolsun, ne zaman yaptım

- yapma diyorum
bu oyunu bozarım

silgi @ 8:26:00 PM -


09 Ocak, 2008


Hayat sadece bazılarımıza zor değil. Hepimiz kaçmak istiyoruz bazen. Bazılarımız beceriyoruz, bazılarımız becermek istemiyoruz; kaçtığımızı hayâl ettiğimiz fanteziler bizi doyuruyor, bazılarımız da kaçanların arkasından bakakalıyoruz.

Ben çok sık kaybolurum ortadan. "Dünyanın yükünü ben mi taşıyacağım sırtımda be?" sorusunu sormaya başladığım an kendime, toplarım çantamı, basar giderim. Kimselere nereye gittiğimi söylemem, telefonlarımı kapatırım, o süre içinde ne yaptığımı kimseye anlatmam; lakin eninde sonunda eşşek gibi dönerim işte. Bu kısa süreli kaçışlar, bana kısa süreli derin nefesler aldırsa da yine zamanın geldiğini hissettiğin an düşerim yollara.

Dönmeyeceğim bir kaçış planlıyorum bazen. Sonra cayıyorum. Beni bekleyecek birileri varken yapamam ki, diyorum. Kimse kalmadığında gideceğime yeminler ediyorum. O günün belki de hiç gelemeyeceğini idrak ettiğim anlarda bir sigara yakıyorum, sonra geçiyor.

Skör diye bir adam tanıdım ben. Arkadaş olduk. Birbirimize isimler taktık. Günlerce gecelerce konuştuk. Beraber yazılar yazdık. İçkiler içtik. Ziller zurnalar olduk. Birbirimizi çok sevdik. Skör gidiyormuş. Benim yapamadığımı yapacakmış. Onu bekleyecek birileri olsa da kaçabilecekmiş. Geride kalanı imişim ben onun. O benim cesur yanım imiş. Ben onun böceeymişim. O benim çiçeemmiş. İyi ki gelmiş, iyi ki gidiyormuş. Şartlar bunu gerektiriyormuş. Özleyecekmişim.

Kereviz'in bugünkü şarkısı Skör'e gelsin. Skör'se uçsun gitsin.

silgi @ 1:59:00 AM -


07 Ocak, 2008


Gece bitkilerinden korkuyorum,
Hayır, geceleri bitkilerden
Gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
Bana açtığın her telefon.

İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.

An ki fıskiyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya



Yağmur yağmasa olmaz. Ah yağmur. Romantik biri olmak istiyorum sana bakınca. Koluna girebileceğim bazı adamlar bulayım, sen bizi ıslat, biz tatlı tatlı gülelim istiyorum. Waterproof rimelim kirpiklerime ayrı bir dramatiklik katsın, ıslanmış kâküllerim alnıma yapışsın, ağzımızdan buğular çıksın istiyorum. Ah yağmur. Çamur olmak istiyorum sana bakınca. Onun bunun üstüne sıçramak istiyorum. En güzel kıyafetlerini batırmak, en şık olmaları gerektiği günlerde hayatlarını karartmak istiyorum. Küçük çocuklar beni oyuncak etsinler istiyorum. Şu sakinliğim, efendiliğim, sabrım artık son bulsun; hak edenleri içime gömeyim, gebersinler istiyorum. Ah yağmur. Deniz olmak istiyorum sana bakınca. Bir şeyden değil, öylesine. Hani nasılsa olamam diye.

silgi @ 12:39:00 PM -


04 Ocak, 2008


Benim bir arkadaşım var. Çok güzel dinler. Çok güzel anlatır. Ona hikayelerimi anlatırım bazı günler. O bana kendininkileri anlatır. Biz arkadaşımla çok benzeriz. Şu hayattaki hatalarımız, aldığımız dersler, acılarımız, kahkahalarımız bazen tek ses olup çıkıverir. Arkadaşımın minicik boncuk gözleriyle, benim kocaman eşşek gözlerim kalabalık bir ortamda buluştuğunda iki saniye içinde birbirine her şeyi anlatıverirler. Biz arkadaşımla konuşmaya bir başlarız, sonra bizi kimse tutamaz; bir bakarız saat sabahın beş buçuğu olmuş, daha konuşacağımız yüz binlerce şey kalmış. Beraber alışverişe gideriz, bir sürü kıyafet deneriz, hiçbir şey almadan çıkarız, deli eğleniriz. Arkadaşım isim şehir oynarken, "Sanatçı" başlığına "Rahşan Ecevit"; "Eşya" başlığına "Persil Ultra, Cif Likit Jel" falan gibi şeyler yazmaktan hiç gocunmaz, hakkını sonuna kadar savunur. Günde 42 sefer türk kahvesi içebiliriz. Günde 42 sefer fal bakabiliriz. Her seferinde aynı şeyi söyleyip, her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi yapabiliriz. Kapılardan içeri yüzüm beş karış asık girdiğimde, gözlerim dolu dolu girdiğimde, salya sümük girdiğimde, arkadaşım hiç soru sormaz; bana bir bardak su verir. Arkadaşımı her gün görsem yine özlerim. Görmediğim zaman mailler yazarım. Mailleri yanımdayken okuyup bana cevap yazar; okumaya çalışırsam küfreder. Arkadaşım çok güzel küfreder. Bu yazıyı şimdi okusa kesin bana sarılır. Şimdi okumasa da yarın okur. Yarın okuyunca da bana sarılmak ister. Aslında nasılsa sarılacaksak, bence şimdi sarılmalıyız. Gideyim üstünü örteyim, belki yorganı tekmelemiştir, zaten her yer kar olmuş.

silgi @ 5:49:00 AM -


03 Ocak, 2008


Kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. Seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki bir şey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. Bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. En basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.


Aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir. Öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven.

Her şeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli -dolayısıyla Öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek- planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.

Ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? Kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım - kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde -en azından burada- itiraz edilecek bir şey yok.

Kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını Öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir - bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, Öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.

Size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.

Aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında Can'a varlığını hissettiriyor: değerli. Gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. İyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.

Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz.
Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.

silgi @ 3:23:00 PM -



Bugün kış geldi.

Bu sene artık gelmez diyordum. Küresel ısınma var hem; bir kaç yorucu yağmurdan sonra güneşli günlere döneriz diyordum. Bu sene gerçekten böyle düşünüyordum. Bu sene böyle olursa bundan sonra hep böyle olur diyordum. Bundan sonra hiç kış olmaz, hep ilkbahar olur diyerek sevindiriyordum kendimi. Kendimi ben inandırmadım aslında buna; verilen ipuçları tam da bu yöndeydi.

Bugün İstanbul'a kar yağdı. Azıcık yağmadı. Yağmurla karışık yağmadı. Bugün öyle bir lapa lapa kar yağdı ki, ben anladım: Kış gelecekmiş. Hep ilkbahar olamayacakmış. İpuçları her zaman doğru olmayabilirmiş. Salaksın silgi, salak, salak, salak. Parmağımla gösterip gülerim sana, o derece. Salak.

silgi @ 12:55:00 PM -