26 Ekim, 2007


Makyajsız bilmemnesiz, doğal bir fotoğrafımızı koyacakmışız. Skör de beni sobelemiş. Doğal fotoğraf mı olur ya. Bilmiyorum benim aklım karıştı, buyrun bu da en doğal halim olmalı:





Kimi sobeleyeyim diye düşündüm, fotoğrafını bloglar aleminde pek göremediğimiz birileri olmalı dedim. Melontheroad, Horatio ve Mr. TGM'e attım pasları, kurtuldum.

silgi @ 6:38:00 PM -



Bugün Merve'yle karşılaştık. Size Merve'den bahsetmiştim ama hatırlamazsınız kesin. Neyse Merve'yi bizim masaya transfer ettik, oradan buradan konuşurken bana "Ben senin bloguna bayılıyoruuum, ama inan ki açıp okumak aklımın ucundan geçmiyor" dedi. Erdem'le birbirimize bakıp anırarak gülmeye başladık. Yani ben anırmadım tabii, ben sadece mee'leyebilirim. Neyse konu bu değildi. Ben bu gece az kalsın hakkın rahmetine kavuşuyordum dostlar. Taksici olacak eşşoğleşşek kırmızı ışıkta geçip yan sokaktan gelen arabayı görmeyince olanlar oluyordu neredeyse. Öleceğim diye korkmadım da, taksiciye küfredemeden ölürüm diye korktum. Sonra baktım ölmemişim, adama "Hayvanoğluhayvan!" diye bağırdım. Plakasını da aldım, yarın görür o gününü. Bu gecelik bu kadar, ben biraz su içeyim. Vallahi korkudan değil.

silgi @ 2:09:00 AM -


25 Ekim, 2007


On ay evvel Skoer'le kendi aramızda eğlenmek için bir soru cevap blogu açmaya karar verdik. Adresini de kimselere söylemedik, bulan bulsun dedik. Format çok basit: ben soracağım, o cevaplayacak; o soracak, ben cevaplayacağım. Abuk subuk şarkı sözlerinden, hayatın anlamına kadar bir sürü şey sorduk birbirimize. Duyan duydu, okuyan okudu, bizimle beraber eğlenen de eğlendi. Sapsade bir template, skör'ün beynini defalarca yememe rağmen değiştirmediği hiç sevmediğim bir default font ve şu kadar zamandır bir türlü içimize sinmeyen bir ismi var blogumuzun. Bir süre önce akılda kalıcı ve düzgün bir isim arayışına girmemize rağmen ibrahimtatlises.blogspot.com, bulendozverensoruyor.blogspot.com, sensorbensor.blogspot.com ve asktirgit.blogspot.com dışında hiçbir şey bulamadık desem yeridir. İsim arayışlarımızda bize yardımcı olmaya çalışan, lakin kendi nickine bile hayrı olmayan iyacp beylere de buradan teşekkür ederiz. Biz size danışalım dedik, belki şahane bir fikirle ortaya çıkanınız olur diye düşündük. Şuradan ulaşabileceğiniz adsız blogumuza, bi' buldurun be.

silgi @ 1:05:00 AM -


24 Ekim, 2007


Aslında bu gece Skörcüğüm'le maç izlemek için Taksim ellerine gidecektik ama son anda ikimize de öyle bir üşengeçlik, bir "ay gitmesek mi napsak"çılık çöktü ki anlatamam. Hadi tamam benim sebebim belli, aslında dur, onun da sebebi belli. Ee o zaman işte, evet neyse biz Taksim'e maksime gidemedik sonuçta. İyi ki de gidememişiz. Zira Selena isimli dizide yanaklarını şişirip kendini öldürmeye çalışan uyuz karakter Kıvılcım'ın taklitleri dışında oldukça asık suratlı geçen gecem, bir anda nasıl olduğunu anlayamasam da, son aylarımın en mutlu iki haftasının, en mutlu gecesine dönüşüverdi. Bu durumun müsebbibi olan ilkokul arkadaşım Elâ'ya, ilkokul arkadaşım Öznur'a, ilkokul arkadaşım Volkan'a ve ilkokul arkadaşım Hamza'ya onbinmilyon kere teşekkür ederim. Size bayılıyorum, ölüyorum, bitiyorum.

silgi @ 1:23:00 AM -


23 Ekim, 2007


İnsan biriyle yıllarını beraber geçirince, ister istemez olaylara verdiği tepkiler, espri anlayışı, televizyon izlerken aptal dizi karakterine sarfettiği sözler filan bir şekilde aynılaşıyor. Bunun terimsel bir adı var mı bilmiyorum. Lakin önüne geçilemez bir şey olduğu aşikar. Bence bunda sıkıcı bir yön yok; yani benden bir tane daha var, üstelik bir şey isteyince getiriyor, daha ne olsun, öyle değil mi.

Bizim evde ayıptır söylemesi üç tane televizyon var. Benim de iki tane televizyon kartım var. Etti mi sana beş. Lakin iki tane bilgisayarım yok, kaldı dört. Bilgisayarım tv kartlarına küstüğü için zaten onda izleyemiyorum, ne oldu, üç. Televizyanın biri salonda, kaldı iki. Biri ana kraliçenin odasında, kaldı bir. O da benim odamda olsun değil mi? Yok. Kimsenin kullanmadığı misafir odasında duruyor. Hemen hesaplayalım, bize ne kaldı? Sıfıır.

Aslında benim için fark etmez, zaten televizyon izleyeyim diye kuduran biri değilim. Ama bazı insanlar ballandıra ballandıra televizyonda şu var, bu var, uu süper eğlenceli diye anlatınca, insanın canı çekiyor bir şekilde. Neyse sonuçta ben ne yaptım? Gittim misafir odasındaki eşşek kadar televizyonu kimseden yardım almadan, belimi sakatlama tehlikesini göze alarak odama taşıdım. Neden? İşte.

Taşıdım da n'ooldu. Açtık hemen, ne seyredeceğiz, BBG. Zaten şu dünyada bizden başka BBG izleyen kalmamış, zaten gecenin 12'sinde başlıyor haftanın finali, zaten canım sıkkın yoksun yanımda, falan filan derken ortaya şöyle bir şeyler çıktı.

ben: ya şu özlemin yanındaki kızın saçları saç mı
o: özlemin yanındaki kızın saçı peruk mu?

ben: bu hafta 01 mustafa gider
a yok dur
bikem mi alacak bu hafta
o: tabii
ben: 14 mustafa gider
o: 14 mustafa gidecek

ben: berrin'miş adı
o: peruk da değilmiş
ben: saçlar da peruk değil resmen
aa yeter ama
o: ben söyledim önce

ben: cankan kimi yazacak,14'ü mü
o: cankan ki
yazmıyorum ya
ben: ne oldu be
o: ben diyecektim cankan kimi yazacak diye

ben: ebru bu da sende patlasın
nefret ediyorum ya
ya biz şizoid miyiz acaba, böyle tv karakterlerine kin falan
o: bilmem ki
bizden başka izleyen de yok sanırım. soramayız siz de nefret ediyor musunuz diye
ben: volkan kimdi
o: volkan kim?

İnsan biriyle yıllarını geçirmeden böyle şeyler olunca bi' korkuluyor tabii. Sonra geçiyor. Ama aranızda BBG izleyen biri varsa söylesin lütfen, kendimi çok yalnız hissediyorum. Teşekkürler.

silgi @ 1:58:00 AM -


22 Ekim, 2007


Çok televizyon seyreden biri değilim. Amma homedrom'un bazı reklamları var ki; şöyle zapping yaparken azıcık gözüm takılsa, başka bir kanala geçmem mümkün değil. Hepinizin bu reklamlara karşı benzer hisler beslediğinizi tahmin etmekle beraber; benim bi' sonic blade, bi' nicer dicer ve bi' de magic bullet'ın toplamından daha çok istediğim tek bir şey var: bir paraşüt. Günaydın.

silgi @ 12:32:00 AM -


19 Ekim, 2007


Su çiçeği oldum bir yaz. Kaç yaşındayım o zamanlar, işte 5-6 filan. Tatile gideceğiz bir ay sonra yazlığa, durmadan dırlanıyorum ya gidene kadar vücudumdaki kızarıklıklar geçmez de oradaki çocuklar beni dışlarsa diye. Neyse bir aya kalmadı, ben turp gibi oldum, bavullar hazırlandı, teyzoşa "Toplan!" emri verildi, en sevdiğim barbie'm de elimde, hadi bakalım tatile.

Mary Teyze var sitede. Sinsi tipli bir kadın, hiç hoşlanmıyorum. Bi' de bunun kızı var, Didem. O ondan da beter, ikisi birbirinden çilli, birbirinden kısık gözlü, birbirinden ince sesli. Sevmiyorum kardeşim zorla mı. Sevimli çocuğum ben tabii, bir sürü arkadaş buldum orda. Mary Teyze'yle kocası da bizimkilerle arkadaşlık ediyor. Biz diğer çocuklarla oynarken annem kaş göz hareketleriyle "Didem'i de oyuna almazsanız göstericem sana gününü" dedi bir gün. Doğal olarak Didemciğim canım benim olarak aramıza girdi sonra. Annelerin emrettiği yerde gül biter.

Denizdeyiz, şapadaşupada oynuyoruz. Teyzoş girmiş o sırada denize, benim de sırtım kaşınıyor. "Teyzeee sırtıma baksana bi', üf su çiçeğinin izi mi var hâlâ" diyorum. Aferin silgi, aferin canım. Aradan bir kaç dakika geçiyor. Didem yılanı denizden çıkmış, biz de diğer çocuklarla derin yere gitme konusunda birbirimize gaz veriyoruz "Gitmeyenin annesibabasıölsün taaam mı!" falan diyerek. Bana o sırada bir aptalgücü geliyor, başlıyorum derine doğru fitifiti gitmeye, Didem de taş iskelede yürüyerek benim yanımdan geliyor. Onun yürüyüşünden hızlı yüzmem mümkün olmadığına göre, "dur bakayım ayağı şöyle aşağı bi' uzatalııım, annecim ayağım yere değmiyor, geldik işte derin yere, bok vardı sanki artizlik yapacak, neyse sırt üstü yat bari kimse paniklediğini fark etmeden, salak!" falan derken, sen o Didem bi' bağırmaya başla "Hastaaa hasta buu, bu kız hastaa, denizi de pisleteceek, hepimiz hasta olacağız onun yüzündeeen!", bi' atla denize, bi' beni batırmaya çalış falan. Ölüyordum ya ölüyordum, siz ne diyorsunuz. Hâlâ geceleri sıçrayarak uyanıyorum o pis çipil suratlı yüzünden. Ah anne ah, bana o kaş göz işaretini yapmayacaktın. Neyse artık. Sevgili Didem, soyadını hatırlamama ramak kaldı, Arsebook'ta görüşeceğiz.

silgi @ 2:08:00 AM -


18 Ekim, 2007



Eskiden, çok eskiden, bana "oyuncak" diye hitap eden bir çocukluk arkadaşım vardı. Ben de ona "soytarı" derdim. Birlikte oyunlar uydururduk, onlara uyduruk isimler verirdik, sonra oynardık. Yemekler uydururduk, isim bile vermeden ham hum yerdik. Soytarı'nın en sevdiğim yönü; kapıdan içeri girdiği anda dış dünyayı unutabilmesiydi. Vinç sesini, tren gürültüsünü, uçurtma rüzgarlarını hiç kesmezdi. Onunlayken asla büyümeyeceğimize inanırdım; hep çocuk ve saf kalacağımızı düşünürdüm. Zaman onun için nasıl işledi bilmiyorum ama ben hiçbir zaman Oyuncak Soytarı'yı yazacak vakti ve gücü bulamadım kendimde. Şu şarkıyı dinleyince aklıma düşüverdi, ondan olmalı bütün bu lakırdılar.

silgi @ 1:33:00 PM -


17 Ekim, 2007



Bir şeyi saklamak istiyorsanız, onu insanların gözüne sokunuz.

silgi @ 5:51:00 PM -



3. Sabahları sıcak yorganımdan ayrılmamak mümkün olursa, 5 tane alalım. Yok yok 7.

silgi @ 11:42:00 AM -


14 Ekim, 2007


Hanımlar beyler, facebook'ta birbirinizin funwall'una yapıştırdığınız, msn'den gönderdiğiniz mesajlarda "ehueuehuuhe çok komiiik!!!11!!" diyerek youtube adresini verdiğiniz, küçük Yaman'ın "İdare edemem anne!" çığırışlı videosu, çok sevdiğim asliberry'ye aittir. Gerzek gerzek yorumlar yaparken Aslı hanımın mükemmel bir anne ve Yaman'ın da sadece bir çocuk olduğunu düşünmeniz gerektiği kanaatindeyim. Güzellikle söylüyorum. Laftan anlamazsanız döverim de.

silgi @ 9:22:00 PM -



İnsanın ünlüleri tanıyan bir arkadaşının olması pek gözel şey caanım. Dün gittik, sahnenin hemen önündeki en şahane masada oturduk, şarkılar şarkılar şarkılar söyledik, milyar tane fotoğraf çektik, salsarumbaçaça yaptık, göbek attık, gül gül öldük. Sabaha karşı eve döndüğümde ne kadar şanslı olduğumu düşündüm bir kez daha, sonra da misler gibi uyudum. Sevgili Bankis ekibi, sizinle de böyle bir program yapalım, eğlenelim coşalım.

silgi @ 7:15:00 PM -


09 Ekim, 2007


İhtiyaç fazlalığı yüzünden kız gibi pda'imizi satıyoruz. İsmi i-mate pocket. I-mate sdio wireless card'ı, 256 mb sd card'ı, usb kablosu, cradle'ı, kulaklığı, kutusu (hadi ya) ve tuvalette okumanız için kitapları mevcut. Google amcadan bin tane fotoğrafını bulabilirsiniz, çok popüler biri. İlgilenenler mail atsın.

silgi @ 10:15:00 PM -



2. Koşu bandından indikten sonra başımın dönmemesi tercihimdir.

silgi @ 6:11:00 PM -



Galiba bütün sorun, pantograf katenere temas ederken kapağı açmamızdan kaynaklandı. Azimli ve iradeli oluş paketimle beraber sabır da gelir sanıyordum, lakin iki alana bir bedava vermedikleri için şimdilerde mafsal ağrılarım, nutella'nın yerine en iyi arkadaşım oldular. Çilekli pasta da olabilir, kafamı gömmek için.

silgi @ 3:51:00 AM -


06 Ekim, 2007


1. Oldukça iyi piyano çalan biriyle tanışmak isterdim.

silgi @ 7:13:00 PM -


05 Ekim, 2007


Hayatını bir şeylere adamış insanlar gördükçe gözlerim sulanıyor. Yani öyle ağlamaktan falan değil yanlış anlama. Sabah vapura yetişmeye çalışırken koşarsın da gözüne rüzgar girer de böyle kaşınır ya. İşaret parmağınla böyle gözünden culk culk culk sesler gelene kadar kaşırsın ya hani, hah işte o zaman gözün sulanmış demektir. İşte mesela ben, sürekli fenerbayçe'den konuşan birini gördüğümde gözümle işaret parmağım arasında herhangi bir ilişki olmadığı halde anında sulanıyor gözlerim. Kırpıştırıyorum geçsin diye, yook, mümkindeğil. Kendinizi kadının tekine de adamış olabilirsiniz, fark etmez benim için.

silgi @ 12:35:00 AM -


04 Ekim, 2007


"Hayatınızın aşkını mahvetmenizin bedeli, düşündüğünüzden daha ağırdır."

silgi @ 9:19:00 PM -



"Hayatınızın aşkını mahvetmenizin bedeli, düşündüğünüzden daha ağırdır."

silgi @ 9:19:00 PM -


03 Ekim, 2007


Okuduğumuz kitabın 187. sayfasının ilk cümlesini mi ne yazacakmışız, öyle bir oyun uydurmuş birisi. Ben de kaç gündür düşünüyordum biri sobelerse 150 sayfalık kitabımın neresini yazacağım diye. Turşucuğmun içine doğmuş gibi beni farklı bir şekilde sobelemiş; Otostopçu'nun 187. sayfasının ilk cümlesini yazmamı istemiş. "Alla allaa neden senden istiyor ki" derseniz, size bazı kapı numaralarını hatırlatmak zorunda kalacağım.


Bendeki kitap eski bir basım olduğundan, turşu'nun kastettiği şahane cümleye nokta atışı yapabileceğimden şüpheliyim. Lakin şöyle bir şeyler diyor Douglas Amca:


"Öylesine sonsuz ve ustaca bir karmaşıklıkta olacak ki, organik yaşamın kendisi bile işlem matrisinin bir parçasını oluşturacak."


Hiçbir şey anlamadıysanız size bir sonraki yazımda kâküllerimi yine kağıt makasıyla, yine aynaya bakmadan ve yine yamuk olarak nasıl kestiğimi anlatabilirim.

silgi @ 1:18:00 AM -



Okuduğumuz kitabın 187. sayfasının ilk cümlesini mi ne yazacakmışız, öyle bir oyun uydurmuş birisi. Ben de kaç gündür düşünüyordum biri sobelerse 150 sayfalık kitabımın neresini yazacağım diye. Turşucuğmun içine doğmuş gibi beni farklı bir şekilde sobelemiş; Otostopçu'nun 187. sayfasının ilk cümlesini yazmamı istemiş. "Alla allaa neden senden istiyor ki" derseniz, size bazı kapı numaralarını hatırlatmak zorunda kalacağım.

Bendeki kitap eski bir basım olduğundan, turşu'nun kastettiği şahane cümleye nokta atışı yapabileceğimden şüpheliyim. Lakin şöyle bir şeyler diyor Douglas Amca:

"Öylesine sonsuz ve ustaca bir karmaşıklıkta olacak ki, organik yaşamın kendisi bile işlem matrisinin bir parçasını oluşturacak."

Hiçbir şey anlamadıysanız size bir sonraki yazımda kâküllerimi yine kağıt makasıyla, yine aynaya bakmadan ve yine yamuk olarak nasıl kestiğimi anlatabilirim.

silgi @ 1:18:00 AM -