|
Merhaba aranızda bana Rockncoke davetiyesi vermek isteyen var mı. Teşekkürler. silgi @ 5:22:00 AM -
"sokağımızda olan ağaçlar: toplam ağaç sayısı: 4 ağaçların renkleri: vücudları ağaç vücudu rengi, yaprakları yeşil. vücudlarında kireç mi var?: hayır, yok. ağaçların cinsleri: bilmiyorum. hangi günler orada dururlar?: hergün dururlar. başka neler var sokağımızda?: birçok şey daha var. sokağımızda olan kapılar: toplam kapı sayısı: 23. kaç tane kapı var?: 23 tane kapı var. kaç tanesi kırmızıdır?: sokağımızda kırmızı kapı olmuyor. renklerini sıralar mısınız?: sıralarım; yeşil, açık mavi, laciverd, gri, beyaz. sokağımızdaki dergiler: sokağımızda dergi çıkartılmıyor. sokağımızdaki kuşlar peki?: evet, sokağımızda kaç tane kuş bulunur?: sayısını bilemiyorum. çok var. ne yapıyorlar?: kimisi uçar. kimisi de iki ayağının üzerinde birden -yahut tek ayağının- dururlar öyle. babaları var mı?: evet. sanırım. babaları zengin değil. öyle mi?: evet, öyle. sokağımızda yollar da var: nasıl bir yol bu?: basbayağı yol işte. üzerinde insanlar var mı?: evet. var. yürüyorlar. bazen de hayır. siz o yolu seviyor musunuz?: o yol beni okula götürür." Ben şiirden anlayan biri değilim ama yazsam Ah Muhsin Ünlü gibi yazardım. silgi @ 4:29:00 AM -
"Benim müzik kültürüm çok iyidir arkadaş, deli arşivim var hohoh" diye hava atıp da Anathema'nın Judgement albümünü hiç dinlememiş olan birileri varsa hemen çıksın dışarı, çıkşarı. Nerden çıktı bilmiyorum, Tiamat dinleyesim geldi bir anda, hemen Gaia çekildi, ardından "of hadi bi' de Shroud of False patlatalım" dedik, Black God, One Last Goodbye, Parisienne Moonlight ve bunlara hiç uymasa da November Rain'i koyuverdik soulseek sırasına. Aah ah eski günler, ah mazi, ah gençliğim. silgi @ 4:20:00 AM -
- Seni çok özledim, sanırım görmediğim zamanlarda da hep özleyeceğim, kızımın teyzesi, canım. - Abi, n'ooluyo abi, o ne biçim mesaj, hamile misin. - Hayır ya, hani kardeşlik, sevgi filan? - Haaa, desene öyle ya, tamam hadi bye. - Ok bye. silgi @ 4:08:00 AM -
![]() "Seni çok özledim kızkardeş, biliyorum tüm ömürleri boyunca huzuru bulamayacak bizim gibiler; yanlış yerde arıyoruz belki, kimbilir. Ama istesek buluruz, biliyorum bunu." Seni çok özledim kızkardeş. Elsa var, biliyor musun sen onu? Bilmiyorsan bir ara bahsetmek isterim sana ondan. Türk kahvesi yaparız, bol şekerli. Sen sigara içmeyi sevmezsin ama sigara da içeriz. Yeni yatağım çok rahat, üstündeki örtü de çok güzel. Yatağımın üstünde bağdaş kurarız karşılıklı, "abi nasıl öyle oturuyorsun ya" dersin, bi-iki güleriz. Yastıklarım. Yastıklarım da var, bir tanesini sırtına koyarım; duvar üşütmesin seni. Hoş, üşütmez ya. Orda da havalar sıcak mı? Bilgisayar başında oje de sürebiliriz. Sen saçlarını yıkarsın, ben sana havlumu veririm, kafanda havluyla oturursun Hintli kadınlar gibi, gülersem kızarsın tamam. Yani işte çok özledim aslında gerçekten hı hı. Annem seni sordu geçenlerde, "Küçük Emrah'la arkadaş olmuş" dedim, fotoğrafını gösterdim, "haha deli bu kız" dedi. Sen deli değilsin de, işte, yani gerçekten huzuru bulamayacaklar mı şimdi? Bunu okumak beni biraz üzdü. Seni özlemek kadar değil ama. O kadar çok şey birikti ki. Birikenleri torbalara koydum, masamın altında duruyorlar toz içinde. Temizlik de yapabiliriz çok istersen. "Elleri var küçücük, yüzüyse çiçeklerinden güzel." Hani işten çıktıktan sonra bir gülmesinir krizi geliyordu ya her seferinde sokağın ortasında, hah işte ondan istiyorum ben bir kaç tane. Aseton yok evde, aseton alayım. Karpuz da seversin sen. Çekirdeklerini ayıklarsan ben de yerim biraz. "bugün, uzaktan sevdiği gelen bir insanın gözlerinin içindeki ışıltının nasıl bir şey olduğuna şahit oldum. bu güne dek domuz gibi görünen bir kadın, bugün, sanki uzun bir aradan sonra hayata dönmüş gibiydi. sevdiği adam yanındaydı. o anda gözlerimin önüne bir ayna geldi, kendime baktım. kocaman bir dünya vardı ve yapayalnızdım ortasında. yüzüme bakamadım, kendimle göz göze gelemedim. bugün, sevdiği adamın yanında olmasıyla gözleri pırıl pırıl parlayan o kadını görünce, boğazımda bir şey düğümlendi. uzun süredir bu kadar ağlamak istediğimi hatırlamıyorum." Çok şey değişmiş gibi yazdım da, aslında hiçbir şey değişmedi, ne tuhaf. Hemen gel. silgi @ 3:35:00 AM -
Uyandığımdan beri "bugün neydi, bugün bi' şeydi, allam neydi neydi" diye kendimi yiyorum. Kesin tanıdık birinin doğum günü ama kimin olduğunu hatırlayamıyorum bir türlü. Neyse kiminse burdan okusun, kutladım saysın. Alias izlemeklerdeyiz. Kudurduk ama resmen. Dördüncü sezonun ortasına ne ara, nasıl geldik hiç bilmiyorum. O Sydney Bristow'u seviyor, ben Vaughn'a hastayım, yuvarlanıp gidiyoruz işte. Rüyalarımda ajan olduğumu görmekten, her gün "oh yine kurtardım dünyayı" diye uyanmaktan kuruyacağım yakında. Hayır bi' de yoruyor insanı bu ajanlık işleri; bad guy'ları döv, havada 3 takla at, gizli bilgileri çal, en yakın arkadaşını kaçırsınlar sana işkence etmek için, onu kurtar falan. Yoruldum yani. Tatile gitsek diyorum artık. Blog sana yazıyorum, ememkey sen anla. Ezgi'yle Sapanca'ya gidecektik, beni ekti. Oh şikayetimi de ettim, rahatladım. Tamam aslında pek ekmedi ama ekti sayılır, ekmek. Başka ne anlatayım. Aman başka bir şey yok ki. Uyku düzeni allak bullak, hava çok sıcak, tatile gitsek diyorum. Blog sana diyorum, ememkey sen anla. silgi @ 8:12:00 PM -
Araları iyiyken, mutfakta: Venus: Hayatım yağımız kalmış mı dolapta? Mars: Bitmiş canım, salçamız da kalmamış. Limonî: Venus: Yağ kalmış mı baksana. Mars: YOK. Venus: İyi. silgi @ 8:08:00 PM -
Arkadaşım bonibon gidiyor. Ona kitaplar aldım. Aldığım kitapları beyaz kağıtlarla kapladım. Üstlerine yağlı boyayla resimler yaptım. Bir tane yıldız yaptım. Bir tane kalp yaptım. Bir tane uçurtma yaptım. Üç tane spiral yaptım. İki renk boyam vardı. Yeşil, kırmızı, kırmızımsı yeşil ve yeşilimsi kırmızı yaptım. Bu gece arkadaşım bonibonun veda gecesine gittik. Benim kırmızı pötikareli örtüm vardı. Üstüne oturduk. Çok kalabalıktı. Kırk kişi vardırdı nerdeyse. Arkadaşım Hugh ve sevgilisi böcecik de vardı. Yanımda da kıvırcık saçlı kız vardı. Onun yanında wef vardı. Çimlerden iki kere karınca geldi bacağıma. Bir kere içki almak için yerimden kalktım. Çok fotoğraf çektim. Çok poz verdim. Arkadaşım bonibona kitaplarını verdim. Ama açma dedim. Gidince orda aç dedim. Ağlatıcak mısın beni orda be dedi. Yok yok dedim. Sonra bir sürü insanlarlarlar gittiler. Biz bize kaldık. Köpek gördüm. Yok köpeği önceden gördüm. Aaa Rüştü! dedim. Aaa adı Rüştü mü? dediler. Yok değil ben dedim dedim. Neden öyle dedin dediler. Bilmem aklıma ilk o geldi dedim. Köpeğin adı Rüştü oldu. Aslında galiba köpeğin adı hagaden Rüştü'ydü. Rüştüüüüüh deyince hep geldi. Hı sonra bir sürü insanlarlarlar gittiler. Rüştü'yle sevgilisi kaldı. Bi' de biz kaldık. Rüştü biraz havladı. Ben arkadaşım bonibona baktım. Üç kere bulut gördüm yüzünde. Çaktırmadan üfledim gitsinler diye. İki kere de bana bulutlar geldi. Tam gözümün üstünde yağmur oldu bir tanesi. Bi' kızdım kendime, üf. Arkadaşım bonibonun ablası zeki kız. O anladı. Hiiişt nooluyo silgi hanım dedi. Nedense bir sürü insan bana silgi hanım dedi. Biraz çok güldük. Rüştü havlayınca ona kızdılar. Pis adam geldi bizden para istedi. Arkadaşım Hugh ile arkadaşım bonibon komiklik yaptılar. Video çektim. Obezi özledim. Çok sıcak bira içtik. Popolarımız oturmaktan düzleşince kalktık. Arkadaşım bonibona bir daha baktım. Gülüyordu. Mutlu oldum. Eve geldim. silgi @ 4:29:00 AM -
Zeyniler, 29 Ocak Defterime bir aydan beri el sürmemiştim. Yazı yazmaktan, herhalde daha fazla işlerim vardı. Hem de mesut günlerin yazılacak nesi olur ki? Bir aydan beri derin bir gönül sükûnu içinde yaşıyordum. Yazık ki devam etmedi. İki gün evvel buradan geçen bir posta arabası benim için dört mektup bırakmış. Onları görür görmez içime bir ateş düştü. Kimden geldiğini, içlerinde ne olduğunu bilmeden: - Keşke bunlar, ben görmeden yolda kaybolsaydılar, dedim. Tahminimde yanılmamıştım. Zarfın üzerindeki yazıyı tanıyordum. Mektup ondan geliyordu. Zarflar, beni buluncaya kadar elden ele dolaşmış, üzerleri mavili, kırmızılı yazılar, damgalarla dolmuştu. Elimi sürmeye cesaret edemeden bir tanesinin üstündeki adresi okudum: "B... Merkez Rüştiyesi muallimlerinden Feride Hanımefendi'ye." Zarfları avucumda buruşturduktan sonra ocağın yanındaki rafa fırlattım. Pencereye başımı dayayarak dalgın dalgın uzaklara baktığımı gören Munise: - Abacığım, neren ağrıyor? Yüzün sapsarı, dedi. Kendimi toplamaya çalışarak gülümsedim: - Bir şeyim yok, çocuğum. Bir parçacık başım ağrıyor. Seninle biraz bahçeye çıkarsak geçer. Gece yatağımda, gözlerim karanlığa dikili, saatlerce uykusuz kaldım. Büyük bir kararsızlık içinde perişan oluyordum; yüzsüz, zalim bu mektuplarda, kim bilir bana neler söylemeye cesaret ediyordu? Birkaç defa lambayı yakarak onları okumak istedim. Fakat kendimi zapt ettim. Onları okumak ayıptı, benim için tenezzüldü. Aradan iki gün geçti. Mektupları hâlâ orada duruyor, odanın havasına bir zehir neşreder gibi, beni için için eritiyordu. Müzmin hüznüm, Munise'ye de geçmişti. Zavallı kız derdimin nereden geldiğini biliyor, beni hasta eden bu kâğıtlara kinle, nefretle bakıyordu. - Abacığım, dedi. Ben bir şey yaptım ama, bilmem darılacak mısın? Birdenbire döndüm. Gözlerim gayri ihtiyari ocağın yanındaki rafa giti. Mektuplar orada yoktu, teessürden göğsüm tıkanarak, - Nerede onlar? dedim. Çocuk başını eğdi: - Ben onları yaktım abacığım. Ne yapayım, sen pek üzülüyordun... - Ne yaptın Munise? dedim. Çocuk, benim şiddet göstermemi, omuzlarından tutup sarsmamı bekliyor, titriyordu. Başımı bileğime koyarak yavaş yavaş ağlamaya başladım. - Abacığım, ağlama. Ben onları yakmadım, sana mahsus öyle söyledim. Üzülmeseydin o vakit yakacaktım. Al işte. Küçük kız, bir eliyle başımı okşuyor, ötekiyle mektupları elime tutuşturmaya çalışıyordu: - Al abacığım, onlar galiba senin çok sevdiğin birisinden geliyor. - Yumurcak, o nasıl lakırdı? diye bağırdım. - Ne bileyim abacığım? Sevdiğinden olmasa böyle ağlar mısın? Bu çok bilmiş bücürün sözlerinden ve gözyaşlarımdan utandım. Bu hale bir nihayet vermek lâzımdı. Artık kararımı vermiştim. - Küçüğüm, keşke bu sözleri söylemeseydin. Fakat madem ki bir kere söyledin, sana ispat edeyim. Mektuplar benim sevdiğim bir insandan gelmiyor, nefret ettiğim bir düşmandan geliyor. Gel seninle beraber yakalım onları... Reşat Nuri Güntekin - Çalıkuşu *** Bence şimdiye kadar yazılmış en acıklı, insani, aşka dair ve kendini yaşatan sahnelerden biridir bu. O mektuplar orada yanarken Feride'nin kalbinin de balmumundan heykeller gibi yavaş yavaş eriyip bittiğini hissederiz okurken. Devamında, Munise ateşe atlayacak ve mektuplardan bir tanesini köşesindeki minik bir yanık iziyle kurtaracaktır. Feride o mektubu ağlayarak, koklayarak, içerek okuyacak, lakin Munise'ye hiçbir şey belli etmeyecektir. İşte bazen hayat böyledir: Munise'ye sahip olmak iyi midir, kötü müdür karar veremeyiz. silgi @ 4:32:00 AM -
Gamze çok güzel bir yazı yazmış. Bakın hemen şurada. Tam yatmaya hazırlanırken denk geldim, milyor tane şey düşündürdü bana. İyi ki okumuşum, iyi ki de yazmışsın Gamze. Günaydın ve tatlı rüyalar. silgi @ 4:28:00 AM -
![]() Yapmayı sevdiğim şeyleri yapmak zorunda bırakıldığımda çok mutsuz oluyorum. Kendimi bildim bileli en sevdiğim şeylerden biri şarkı söylemek. Birkaç sene önce acilen programa başlayacak bir gruba apar topar vokal olarak girdiğimde o ilk provalar beni çok heyecanlandırıp mutlu ettiyse de; şimdi ismini vermek istemediğim o çok ünlü barın sahibinin önümüze "aha bunları çalacaksınız!" diye verdiği liste, her gün üç kuruş para için o kadar yol tepmek, salak insanlarla muhatap olmak ve en fenası da zevk için yaptığım bir şeyi zorunlu halde karşımda bulmak beni uzun süre müzikten soğuttu. Sırf daha fazla okumak, okumayı çok seven insanlarla bir arada bulunabilmek, doğru ve güzel şeyler okumak, öğrenmek için girdiğim üniversitedeki bölümümde aslında hiç de ilgimi çekmeyen şeyler okumak zorunda kalmak, hoşuma giden kitapları ve konuları bile bu yüzden tiksintiyle, baş ağrısıyla, mide bulantısıyla çalışıp sınavlara girmek de mezuniyetimin uzuun bir sürede gerçekleşmesine sebep oldu. Dinlemeyi de çok seviyorum. Birileri gelip bana bir şeyler anlatsın, içlerini döksünler, konuşalım, tartışalım, yeri gelince ben de anlatayım, karşılıklı yakınalım filan, ne güzel. Ama "silgi nasılsa dinler, dur gidip üstüne başına derdimi kusayım da rahatlayayım" mantığına öyle sinirleniyorum ki, dönem dönem içime kapanıp kimselerle görüşmüyorum. Aşk meşk işleriyle ilgili anlayamadığım bazı şeyler de var. Sadakat harika bir şey değil mi? Herkes karşısındakinden sadık olmasını bekler, ister; esasen tek eşli yaratıklar olmamamıza karşın sevdiğimizden başka birini içimizin kaldırmaması çok doğaldır. Ama şunu anlamıyorum: Zaten yapı itibariyle sadık biri iseniz, ilişki içindeki tüm umursamazlıkları, ilgisizlikleri, sevgisizlikleri doğal karşılayıp, "aa tamam şekerim, nasılsa sadığım ben sana, sen git biraz turla gel" mantığıyla hareket etmek durumunda mısınız? Sadakat içinizden gelen bir şey değil de, bir zorunluluk olarak hayatınızda yer işgal ederse mideniz bulanmaz mı, yorulmaz mısınız? Madem ilişki konusunu açtım bir de evlilikten bahsedeyim. İnsanlar niye evlenir? Doğumun legal hale gelmesi için mi? Ya da sevgiliyle beraber yaşamak çok güzel ve özgürlükçü bir durum gibi gelirken kulağımıza, neden evlilik kelimesi telaffuz edildiği an sanki bütün hayatımız değişecekmiş gibi gelir? Gerçekten birlikte yaşamak ve evlilik arasındaki farkı anlayamıyorum. Birlikte yaşarken sevgiliyle yemek yapmak, beraber arabaya atlayıp tatillere gitmek, haftada bir Carrefour'a falan gidip gözü dönmüşçesine bin tane şey alıp sonra evde onları yerleştirmek, sevişmek, işteki gerzeklerden konuşup gülmek vs. çok zevkli ve yaşanılasıyken; bu durumlar evlenince nasıl zorunluluk haline geliyor, "başım ağrıyor" bahaneleri nereden çıkıyor, "öff çok stresliyim bi' de sana işten bahsedemem şimdi beni rahat bırak" cümleleri nasıl sarfediliyor inanın aklım almıyor. Neden yani neden, ne farkı var ki? Beraber yaşayan sevgililerken bi kavgada kapıyı çarpıp gitmek kolay da, evlenince ayıp mı, yapılamaz mı, evlilik tüzüğüne mı aykırı? Bence hepimiz evliliğin çok büyütüldüğü, canavarlaştırıldığı, evliliği kendi yöntemlerimizle yaşayamayacağımızın altının çizildiği bir yapıyla büyütülüyoruz ve yaşıyoruz. Zorunluluklar en az benim kadar sizleri de korkutuyor/bunaltıyor olmalı. Bunlar canımı sıkıyor kısaca. Bitti. silgi @ 3:23:00 AM -
Bizim kızı Türkiye'ye getirebilmek için pasaport fotoğrafı çektirmeye çalışmışlar ve sonuçlardan biri bu olmuş. Bayıldım.silgi @ 1:05:00 AM -
venus: hayatım tatile gidelim mi? mars: canım daha geçen yaz gittik ya. silgi @ 5:38:00 PM -
Bakalım okuyucularımız google'a neler yazıp bu sayfalara ulaşmışlar ve bakalım kahramanımız silgi onlara yardımcı olabilecek mi. - yemeklerden iğrenç koku algılıyorum neden: Yemekler bozuk olabilir, çogafedersiniz burnunuz bozuk olabilir. - balkonda ev nasıl yapılır canım: Tatlıııım ben de onu düşünüyorum nicedir, bir sonuca varırsam seni arayacağım. Veya sen tekrar bu şekilde abuk subuk bir arama yapıp beni bul, hepiniz bir şekilde bana ulaşıyorsunuz zaten her nasılsa, canıms. - karabasan var mı lan google: Öncelikle yukarıdaki kibar ve sevgili dolu insana bakıp utan, sonra da yukarıdaki kibar ve sevgi dolu insana bakıp utan. Karabas izini belli etme, sevgiler. - medien kedi hamile kalirim: Bak sana yemin veriyorum tam iki dakika otuz altı saniye boyunca ne demek istediğini düşündüm sevgili alamancı kardeşim. Sonunda "bakire kedi hamile kalır mı" demek istediğine karar verdim ve cevabım evet olacak. Kötü Kedi Şerafettin'in annesi o şekilde hamile kalmıştı, müjdeler olsun. - perihan mağden kadın yazar dövmek istiyor: "Perihan Mağden bunu hep yapıyooğğrr" diye devam ettirerek enfes aramanızı bir şarkı sözüne dönüştürdüm, iyi günlerde kullanın. - barış kömürcüoğlu sen gay misin: Yapma canım, yapma arkadaşım. Google'ı açınca karşına Barış Kömürcüoğlu'nun çıkacağını nasıl düşünebilirsin, tıbbın bu kadar ilerlediğine nasssııl inanabilirsin bilmiyorum ama; merhaba ben Barış Kömürcüoğlu, hayır gay değilim bye. - silgi hnm: mrb cnms nbr oki tşk grşrz. - how ally met sally meg ryan porno: Hak'katen ya, film adı dediğin böyle olur. Ne o öyle Harry'le Sally falan. Aptal adamlar, ba ba bi' de "When Harry Met Sally" demişler how diyeceklerine. Biz Türk'üz arkadaşım, bize Ali'yle Sali'nin nasıl tanıştığını söyle yeter, gerisini gayporn sitelerinden ayıklarız nasılsa. - patronculuk oyunu istiyorum eğlenceli olsun: Yegyee. Bu sefer de başaramadım, sinirime yenik düştüm, inşallah bir dahakine, amil. silgi @ 5:14:00 AM -
![]() Un pour tous, tous pour un. silgi @ 2:49:00 AM -
Benim aşağıdaki kabakulak yazıma torkunç bir yorum yapmış. Yazıdan uzun bir yorum olduğu için, gerçekten çok eğlenceli olduğu için ve ben bu aralar hiçbir şey yazmak istemediğim için sizi bu yazıyla başbaşa bırakıyorum şimdi. "Kim beni kafalamıştı bilmiyorum; yoksa bu benim başımın altından mı çıkmıştı? Kaba/saba bir çocuk olursan, küfredersen, sana söylenen pis şeyleri dinlersen kulakların şişer, kabakulak olursun demişlerdi. İnanmıştım. Hay allah... Bir sabah uyandım ki bir tuhafım... Geldiler, gittiler... Birinin ötekine "kabakulak olmuş" dediğini duydum. Bir daha hay allah! Şimdi ne yapmalı? Kesin bir araba laf ve bir o kadar da kötek yiyecektim. Daha kötüsü sorguya çekilecektim: Kime küfrettin, kimlerle konuştun, kimin hakkında dedikodu yaptın vs. Gözümün önünden yaptığım kabahatlar geçiyor, beni gammazlayan kulağıma lanet ediyordum. "Evden dışarı çıkmayacaksın bir süre!" İzolasyon başlamıştı, tabi o zaman bu kelimeyi aklımdan geçirdiğimi sanmıyorum, artık herkes benim kaba ve günahkar bir adam olduğumu biliyordu ve annem hem benim gibi bir çocuğu olduğu için utandığından hem de cezalandırmak gerektiğinden olsa gerek ev hapsini bekliyordum. Zaten boynuma asılmış "günahkardır" tabelası ile "vurun kahpeye" modunda gezmeye de niyetim yoktu... Bütün gün boyunca hücremde gelgitlerle oturdum. Akşam olmak üzereydi ve annem hala bana girişmemişti; sanki hastaydım da o da benimle ilgileniyor gibiydi... Tabii ya akşama babamı bekliyordu. Çapraz sorgulama her zaman işe yaramıştır. "Allah'ım lütfen babam gelmeden ölsem!" Utanç içinde azraile dualarımla haber salmışım, hazretlerin gelmesini beklerken gele gele babam geldi. Kapıdan içeri girdi, ben başladım ağlamaya! Tüm gün tek damla gözyaşı dökmemiştim oysa. Ağladığımı gören babam gelip bana kocaman sarıldı. Ne oluyor lan? (Lan deme kabakulak olursun!) Ağlama, dedi babam. Herkes kabakulak olur! (Nasıl herkes?) Ben de olmuştum. (Çüşşş..) Geçer bir iki güne... Geçer mi sahiden babacım!? Geçer ya, sen ne zannettin? Hiiiiç... " silgi @ 4:58:00 AM -
Erdem'le Ozan gibi iki arkadaşım daha olsun, sekizyüzmilyon yetele borcum olsun diyorum, başka da bir şey demiyorum. Çok yaşayın canlarım, kuzularım. silgi @ 4:14:00 AM -
İçinden çıkamadığınız durumlarda, siz sürekli ağlarken, çırpınırken, yardım beklerken asla kimse yanınızda olmaz. Bir gün olurlar, ama ikinci gün olmazlar. Bu çok temel bir kuraldır. Ayakta kalmak istiyorsanız bunu bilmeniz gerekir. Herkesin kendi hayatı, kendi işleri, kendi sorunları vardır; sizin sorunlarınız her zaman bilmemkaçıncı derece sorunlar olmaya mahkumdur. İşte bu yüzden gidersiniz, bir şişe şarap alırsınız, onu ağır ağır içersiniz, biraz daha ağlarsınız, sonra çevrenize bakıp kimse olmadığını görürsünüz ve "hayat böyle bir şey" dersiniz. Devam etmek zorundasınızdır; edersiniz. silgi @ 12:34:00 AM -
|
|
|
Silgi Hanım'a davetiye vermek isteyen güzel insan,
acaba bana da davetiye vermek istermisiniz??
[kamp bileti olursa sevinirim:)]
turshu rol çalmasana be.
:D
naaptıysam işe yaramadı ama:)
turshu bana telefonunu mail at, kendime bir tane giriş buldum, ikinciyi de bulma ihtimalim var, sana ayarlayalım onu, bugün gideriz.
pazar, 19:24 .. sanırım çok geç :(
off offf...
boşver ben de hiç tad alamadım zaten. erkenden de döndüm. bi' de diğer yorumunu onaylayamadım isimler yazıyor diye, ama doğru hatırlamışsın :) bir dahaki konsere beraber gideriz artık.
Yorum Gönder