|
Küçüktüm epeyce, çok da şahane bir arkadaş grubum vardı; ben komutandım, höt möt herkese emirler veriyordum: "Sen! Boş şişe topla getir! Sen! Kumları şişelere doldur! Sen! Tavşan elması topla, cephane olarak hazırla! Sen! Tüftüf borularını yap!" gibi. Bir gün sokağımızın köpeği Fantom doğurdu, böyle bir sürü yavrusu var memelerinin arasında, amaan nasıl heyecanlandık, bütün gün yavruların tepesindeyiz, otlardan yatak filan yapıyoruz bunlara. Annem de pimpirikli kadın, "Çok oynama o köpeklerle bak, hasta olursan karışmam sonra" diyor. Asi gomtan olduğum için hiç dinlemiyor gözüküyorum ama aklımın bir köşesinde bu cümle duruyor. Yavruları besliyorduk yine bir gün, Çiço isimlisi benim parmağımı yaladı süt içirmeye çalışırken. Eyvah aldı mı beni bir telaş, allam ya hasta olursam şimdi ben. Derken akşamına ateşlendim, boğaz kütük gibi şişti, kulaklar ağrılı, gözler yaşlı, "Allaam ben kesin hastalık kaptım Çiço'dan." Küçüğüm de yani, köpekten ne hastalık kapılır ki? Bir tek kuduzu biliyorum, o da okulda örtmen Kuduz Düğünü diye bir hikaye okutmuş, ordan. Hastalığın sonu da feci: kesin ölüm. Bok yoluna gidiyoruz yani kısacası bir köpek parmağımızı yaladı diye. Hay allahım n'apsam ben, bari anneme itiraf edeyim de helalleşelim, canımın içi yine beni nezle filan zannediyor ama köpürerek öleceğim ben üç vakte kadar, haberi yok. Böyle en bedbaht ama metin duruşlu verem Hülya Koçyiğit tavrımı takınarak "Anne..." dedim, arada da burnumu çekiyorum. "N'oldu yavrum televizyonu mu açayım?" dedi. "Nboşver televizyonu anne... sana söylemem gereken bir şey var benim... ama üzülme e mi, söz vereceksin bana." diyerek baktım gözlerimde gizlemeye çalıştığım bedbinlik gözyaşlarıyla. "Çocuum delirtmesene insanı, n'ooldu?" dedi kalpsiz anne. Aslında ona da o an kızılmıyor biliyo musun, hiçbir şeyden haberi yok ki fukaranın, n'apsın. "Anne istersen Dündar amcayı çağıralım eve, beni bir görsün, bu konuyu sonra konuşuruz." dedim; şimdi benim bir metre yirmi santimlik boyumla konuşmam var, bi' de hipokrat yeminli Dündar amcanın "yavruyu kurtarmak için elimizden geleni yaptık..." demesi var. Neyse doktor amca geldi eve, beni şöyle bir üstünkörü muayene etti, kulağımın altına falan bastırdı, "Acıyor mu?" dedi. Ulan biz burda can veriyoruz, sen bana kulak diyorsun, acı diyorsun Dündar amca. Şeker de getirmemişsin zaten, hakkımı da helal etmiyorum sana, al. Adam odadan çıktı, annemle fısfıs bir şeyler konuşuyorlar içerde, "Allaam cezamı kestiler. Bari arkadaşlarımı son bir kez görseydim, abime de dün hıyar gibi suratın var demiştim, bi' özür dileseydim böhüü" düşüncelerine dalmışken ben, annem odaya girdi. "Yavrum kabakulak olmuşsun, kimden kaptın acaba, dur diğer arkadaşlarının annelerini de arayalım da önlem alsınlar." Ne kabakulağı be! Ne kabakulağı! Ben bu kadar ruhsal fırtınayı, içsel gelgitleri bu dandik çocuk hastalığı için mi yaşadım! İşte sevgili gönül dostları, ben o günden sonra bambaşka bir insan oldum. İçimdeki veremli Hülya'yı kapı dışarı ettim, kendimi sokak köpeklerini iyi etmeye adadım, bu arada evlendim, bir kızım oldu, ismini Çiço koydum, hayat bayram oldu. Falan ve filan. silgi @ 4:21:00 AM -
Bugün Duygu Asena'nın ve Ingmar Bergman'ın ölüm günü. Biraz düşünelim ikisini de. Opsiyonel olarak kitapları okunup, filmleri izlenebilir, üstüne de birer kadeh rakı içilebilir. Ingmar Bergman'ı biyografisini okuyup, filmlerini seyretmek dışında tanımak namına bir şey yapmamıştım fakat Duygu Asena benim canımdı, hâlâ da öyledir. İkisi de güzel uyusun. silgi @ 3:22:00 PM -
Geçen gün Kim isimli markette aburcubur reyonunda dolaşırken, hemen arkamda bir telli bölme içinde müzikli çocuk kitapları sattıklarını fark ettim. Otobüs şeklinde, efendim taksi-kamyon-araba şeklinde çok güzel kitaplardı bunlar. Baktım market de bomboş, hadi otobüsün kırmızı düğmesine basayım dedim. Aniden bir çocuk sesi: ALLLAHUUEKBEEEER, ALLLAHUEKBEEEEER, ALLAH BABA SEN NE İYİSİİİN ALLAH BABA HEY HEY! diye cırlayarak şarkı söylemeye başladı. Hayır ses de sevimli bir ses, mesela uzaktan beni gören bir insan o sesi benim çıkardığımı falan rahatça düşünebilir tipime bakarak. Neyse ki market boş. Neyse ki market... naboş, na. Şarkının sesini duyunca mı artık anlamadım, 3 tane teyze-amca çifti aburcubur bölümünün köşesinden görünüverdiler. Ulan basıyorum basıyorum susmuyor da alet. Mecburen kitabı aldığım yere çaktırmadan bırakıp ağzımı oynatmaya başladım senkronize bir şekilde, ALLAHUUEKFEEERL ALLAFUUUEKBEERRG diye. Bir yandan da gülümsüyordum teyze amcalara bakarak. Eğer 20 saniye daha gözümün içine baksalardı, yemin ederim Metin Fidan'ın Ediz'i gibi şakadanak düşüp bayılacaktım. Ama iyi oldu bu deneyim, hidayete erdim biraz. silgi @ 1:55:00 AM -
Dün gece Air konseri vardı. Kuruçeşme Arena'daki önceki konser deneyimlerime istinaden başta biraz "Sahneyi bile göremeyeceğim konsere neden gidiyorum ben" sorusuyla cebelleşsem de, sonra verdiğimiz kararla bir takım taksi maceralarını geride bırakarak konser alanına vardık. Önce biraz yastıklarda oturduk, mariachi içtik, fotoğraf çektik, sonra Orient Expressions'ın ilk nağmelerini duyup kendimizi sahne önüne götürdük. Konser alanı Orient Expressions esnasında gayet boştu, biz de en önlerde sayılabilecek bir yere konuşlandık. Ben Orient Expressions'ı ilk kez dinledim; gruptaki Cem Yıldız'ı "sen imkaağnsıığğzsın"dan biliyorduk, vokalist hatunun sesi de caz gırtlağını konuşturduğu yerlerde hayranlık vericiyken, etinden et koparıyorlarmış gibi cırladığı anlarda benim tüylerim diken diken oldu şahsen. O arada şöyle bir diyalog geçti aramızda: - Öf çok sıcak, öleceğim şimdi. - Air çıksa da bir serinlesek di mi? - ?? - Hani böyle eyııır eyııır? - ?!?! Neyse bizim bu seviyesiz diyaloglarımıza katlanamamış olacak ki, saat 22.30 sularında Air beyler sahne aldı. Radian'la giriş yapacaklarını tahmin etmiştim zaten, evden çıkmadan evvel de "Bak önce bunu çalacaklar, hazır ol" bile demiştim. Arka arkaya gelen şarkılarla ben yarı kapalı gözlerle kah dans edip, kah şarkılara eşlik ederken ve Cherry Blossom Girl'le keyfim doruğa çıkmışken, iki baskın gitar duyduğu an eşşekler gibi tepişmeye başlayan ve ayağımı defalarca ezen önümdeki gerzek gençler yüzünden bütün tadım kaçtı bir süre. Kahramanım fiziksel kuvvetiyle beni korurken, ben de şarkı arasında önümdeki salağı dürterek çene kuvvetimi konuşturdum ve beş dakika içinde toz olup gittiler. Napalm Love çok güzeldi, Kelly Watch the Stars harikaydı, bis'te Playground Love beni kendimden geçirdi. İçimden sessizce "All I Need" ve "How Does It Make You Feel" diye defalarca bağırsam da duymadılar, bunlar yerine konseri La Femme D'argent'la kapatarak tadlarını damağımızda bıraktılar. Yine gelseler yine giderim, bugün hemen giderim, yarın da giderim, 10 gün üstüste aynı şarkıları çalsalar da giderim, aynı heyecanla izlerim. Evet seyirciyle iletişimleri sıfıra yakındı, lakin kimse Air'dan Shakira olmasını beklemiyordu. Bu arada net ve flu bir sürü fotoğraf çektik tabii, ama hiçbiri o tadı veremeyeceği için buraya koymaya da gerek görmüyorum. `silgi, Kuruçeşme Arena'dan bildirdi. Bibip. silgi @ 5:13:00 PM -
S i x F e e t U n d e r d ü n y a n ı n e n g ü z el d i z i s i d e ğ i l s e , n e d i r ? silgi @ 1:24:00 AM -
Severus Snape'e kavuşmama yalnızca saatler kaldığı için çok heyecanlı olduğumu buradan duyurmak isterim. İki senedir seni bekliyordum Severus, canımsın. Kötü olmadığını da biliyorum, üzülme sen. silgi @ 12:37:00 AM -
- Kızım bakar mısın? Ben hastaneden yeni taburcu edildim de tanıdıklar almaya gelmedi. Bana bir yol parası verir misin? - Teyzecim yanlış hastanenin önünde bekliyorsun. Bak burası poliklinik, buradan taburcu edilemezsin. Git 500 metre aşağıdaki hastanenin orada bekle, bir kuruş bile vermezler burda bu cümlene. - Allah razı olsun evladım, para vermiş kadar oldun. - Haha amin teyze, amin. silgi @ 12:03:00 AM -
Obez bana altı tane yastık almış doğum günü hediyesi olarak. Hepsi farklı renk ve üzerlerinde komik komik suratlar var. İlkini verdiğinde "Hahaha aaa aynı ben!" demiştim. İkinciyi verdiğinde "Yok yok az önceki sensin, bu benim" dedim. Ben tavlayı almak için eğildiğimde kucağıma üçüncüyü koymuş olduğunu fark ettiğimde "Aa süpermiş ama bu da, dur şimdi bi' dakika, ben bu ikisiyim, sen de busun" dedim. Dördüncü, beşinci ve altıncılar beklemediğim anlarda Mandrake hüneriyle karşıma çıkartıldıklarında bütün bünyemi bencillik kaplamış; "Tamam ooh hepsi benim; bazen buyum, bazen şuyum" gibi cümleler kuruyordum. Eve geldim anneme gösterdim bunları. Obez gibi artiz sihirbazlık numaraları yapamadım ama, möh diye attım önüne "bak bunlar hediye" dedim. "Aaaay" dedi. "Ne güzeller" dedi. "Dur bunları asalım bi' yere" dedi. Her sabah görüp o günkü ruhayılitime göre bir surat seçebilmem için gözümün önüne asalım istedim. Bir kaç saat önce annem elinde afedersiniz bir boru ve bir kırmızı kalemle yastıkları pinçikliyordu. Ben de "Bak sen bu şarkıyı dinledin mi? Ayol filtre kahve yaptık o kadar, içsene. Sigara nerde, sigara içeyim kan tahlili sürem dolmadan" gibi boş konuşmalar sergiliyordum. O sırada duvardan aşağı pıııırh diye bir şey iniverdi. "Çeki çeki çekilsene anne bi', duvardan bi' şey indi aşşaa" dedim. "Nur inmiştir ahhahhooy" dedi sandım, dememiş allahtan. Yere, tavana, duvara filan baktım, yoktu bi' şey. Sonra neyse işte gece oldu annem yattı, ben o sırada kan tahlili süremi doldurduğum halde bir sigara içmiş bulunmaktaydım. Baktım bir tane sigaram kalmış, madem öyle bunu da içeyim, arpadan olsun diye düşündüm. Sigarayı yakmamla beraber bööyle bir örümceksinekzürafa karışımı bir uçankaz gibi şey piyuuuv diye fırlayıverdi monitörüme; eşşedüenlaaa diyivermişim. "Sen, sen şimdi görürsün pis hayvan seni. Seni şimdi bir öldürücem ben hııııı, görüceksin gününü!" filan diyerek zaman kazanmaya çalıştım bir süre. Ulan bu yaratık neyle ölür? Terlik atsam zaten hayatta isabet etmez, bi' de monitöre yazık. Post-it'le üstüne bastırsam elime şimdi kanı bulaşacak, sonra kan tahlilime bakıp "aha böcek kadın!" diyecekler. Sigara kutusunun kenarıyla bıçak gibi kesivereyim de görsün gününü derken, sen hayvan bi' zıp! Kayboldu işte gözden. Şimdi benim mantıken artık uyumam lazım, ama gel de uyu, gel-de-u-yu. Yok canım gel diye sana demedim böcek kardeş, sen git kendini çok sevdirmeden. silgi @ 2:07:00 AM -
"Belki benim kağıt param bi' şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir" nasıl güzel bir cümle yahu. Bazı şarkıların ilişkilerin safhalarına göre anlamlanmaları söz konusu bence. Mesela ben şimdi 10 yıllık sevgilimle bu şarkıyı hiç dinlememişsem, "ehih hayatım belki Bostancı dolmuş kuyruğunda sen başta ben en sonda, anlarsın ya" gibi bir cümle kuramam. Tazecik ilişkilerin kur yapma aşamasında etkili olur bu şarkı. Zaten şahsi kanaatimce bir Bülent Ortaçgil şarkısı birine ithaf edildiyse bir aşkta, ondan sonrakilerin ne kadar gözünün içine bakıp da "Sensiz olmaaağz" falan desen de yalan olur o. İlk aşk gibi yani; kazıdıkça alttan izi çıkar. "En açık seçik olan belirsizlik midir?" diyerek yazımıza son verelim. silgi @ 1:30:00 AM -
Kadıköy'de bir sokak var. On beş dakika yürüyüp o köşeyi döndüğün an karşına deniz çıkar, sonra denize uzanan upuzun bir yokuş, deniz feneri, eski evler. Yıllarca, o yokuştan aşağı her inişimde aynı şeyi hissettim. Mutluyken, kafam karışıkken, heyecanlıyken, bunalmışken: hep aynı. Yıllar geçip de ayaklarım o sokağa gitmez olunca o hissi unuttum; bir daha ne aklıma ne de yüreğime gelmedi. Şimdi Mavi Kuş dinlerken... Evet hayat güzel. silgi @ 7:49:00 PM -
Sıkılıyorum. Çünkü hep aynı şeyleri yapmaya başladım. Mesela öğlen 3'te Mustafa Uğurlu'nun dizisi var, ben de ondan hoşlanıyorum biraz laf aramızda, n'aapalım, izlenecek mecburen. Akşamları birileriyle bir şeyler içmeye çıkmadıysam evde atıştırılan ıvır zıvırlar eşliğinde gece yatana kadar filmler ve kitaplara sarılmak, deli gibi download yapıp hayatımda ş'sini duymadığım şarkılar dinlemek filan. Yani böyle yoğun yoğun çalışıp tembellik etmek isteyen biri için şahane bir profil gibi gözükebilir tabii de, işte ben sıkılıyorum. Tatile de gidemedim zaten bir türlü. Ha evet bir de o problem var. Tatilden döndükten sonra iş aramaya başlayacağım için gitmeyi de mümkün mertebe geciktirmek aslında bir yandan işime geliyor. Ama İstanbul'da geçirdiğim her gün de, neyse yani dediğim gibi, bildiğiniz gibi a dostlar. Bu aralar kendime yeni bir arkadaş istiyorum. Yıllarca arkadaşlık namına her şeyimi bağışladığım arkadaşım yaşadığı hayal dünyasından ve tripler aleminden kurtulamadığından dolayı kayıplara karıştığı için, şöyle aktif, dinamik, heyecanlı bir yeni arkadaşım olsa hiç fena olmaz. Erdem lütfen tribal yorum yazma, kız arkadaş arıyoruz, senin yerin ayrı. silgi @ 7:00:00 PM -
Ajda Pekkan merhaba. Bu satırları okuduğunu biliyorum. Ne biçim sesin var senin öyle, söyler misin lütfen. Az önce Onno Tunç Şarkıları'ndan Dokun Bana'yı dinliyordum, röööh dedim gayet kaba bir şekilde. Neyse bu bahsi uzatmak istemiyorum, sesin çok güzel, tebrik ederim, senin yaşına geldiğimde seninkinin dörtte üçü kadar sesim olursa mutlu olurum, aklında bulunsun. Öptüm bye. silgi @ 6:19:00 PM -
Benim doğumum aşağı yukarı 12 saat sürmüş. Annem beni çıkarmak için cebelleşirken, doktorum Yüksel Anne babama gelip, "Karını mı kurtaralım, yoksa çocuğunu mu?" diye sormuş. Tercih malum. Bu kararın ardından, babam bir koşu tutturmuş Nişantaşı'ndan taa Şişli'ye kadar ağlaya ağlaya, döndüğündeyse annemin kucağında ben varmışım. Benim annem en bir tanedir, canımdır be o. Şimdi ben bugün 25 tane seneyi bir bir geride bıraktıysam, mutluysam, inatçıysam, kararlıysam, komiksem, merhametliysem, kitap okumaktan, müzik dinlemekten bir parçacık anlıyorsam, bunlar hep annemin sayesindedir. Onun ışıl ışıl gözleriyle bana bakıp "iyi ki doğurmuşum be" demesinden daha güzel bir doğum günü hediyesini de tarih yazmaz, mümkün değildir. Neyse efendim sonuçta ben artık koca kazık oldum, 26'dan gün aldım falan filan. Bu akşam can arkadaşlarımla iki kadeh bir şeyler içeceğiz, iştirak etmek isteyen olursa mail atsın, koordinatları bildireyim. silgi @ 12:26:00 AM -
Bugün pazar. Rüyamda anneannem ve tanıdık (muhtemelen akraba) iki kadınla Harvey Nichols'a gidip Brioni ceketlere baktık. Anneannem o kadar komikti, öyle ince bir espri anlayışı vardı ki herkes hayran kaldı. "Siz bir de onu ölmeden önce görecektiniz" dedim ben, anneannem bir espri daha patlattı. Etrafımızdaki insanlar da gülüyordu artık. "Anneanne keşke gitmesen" dedim, "yine gelirim" dedi, sonra gitti. Uyandığımda başım çatlıyordu ve yine çok özlemiştim. Brioni cekete para verecek durumda değilim tabii, lakin bugün kendimi şöyle iyice bir şımartasım, "ay canıım bunu almana ne gerek vardı" monologları yaşayasım var. Tamam bu fikir güzel, bugün bunu yapalım Albert. Geçenlerde Gürgen Öz'ün sunduğu şu seçim yoklaması röportajlarından birini izliyordum. "Tayyip Erdoğan Fenerbahçe'li olduğu için oyumu Akp'ye vereceğim" diyen birini gördükten sonra hayata bakışım değişti. Haklısın ağabey, zaten Fenerbahçe de yüzüncü yılında şampiyon oldu, sevinciniz ikiye katlansın değil miiii. Evet işte böyle durumlarda hakikaten üç beş kişinin beynini patlatmak istiyorum ben, çok fena bir şey. Ayrıca yeri gelmediği halde belirtmek isterim ki, Nestea Cool çoook güzel. İçiyorum içiyorum içiyorum, boğazımda bir ferahlık, bir serinlik, anlatılabilemez. Altı üstü nane falan bir şey koymuşlar ama çok başarılı olmuş, bu yazki içeceğim bu olsun. Erdem dön artık. silgi @ 1:50:00 PM -
... O günden beri sanırım sevmenin ne olduğunu da öğrendim: atılganca kendi duyguları üstüne "abartmalı" iddialara girmek değil, karşıdakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek; hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan, karşıdakine de yapabilmek. Özetle, yalın özgürlük! Cézanne neden Sainte-Victoire dağının her anının ayrı resmini yapmıştı? Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan. Demek ki yaşam, tüm dramlarına karşın, hala güzel olabilirmiş. Altmış yedi yaşındayım; kendim için sevilmediğimden gençlik tanımamış olan ben, şimdi kendimi hiç olmadığım kadar genç hissediyorum. Bu iş yakında bitecek olsa da. Evet, bazen gelecek uzun sürüyor. Louis Althusser silgi @ 2:35:00 AM -
Dün gece midem arızalandığı ve beni gecenin körlerine kadar yatakta kıvrandırdığı için bugün de temkinli davranmaya karar verdim. Bir cumartesi gününü evde kös kös oturarak geçirmekten pek hoşlanmasam da, televizyonda ilginç bir şeyler yakalayabileceğim umudunu içimde tutarak başladım güne. Önce bir tasarım programı izledim, daha sonra bir modern mutfak tasarımı programı izledim, ardından bir modern mutfak tanıtımı izledim, sonunda bir mutfak incelemesi daha izledikten ve bu arada 3 saatimi yok ettikten sonra, oturup yaklaşık yarım saat düşüncelere daldım. İşte böyle kocaman mutfağım olsun, ankastre ankastre bin tane ünitesi olsun, ekmek yapma makineleri, dondurma bilmemne makinelerim olsun, kakara kikiri beraber yemek yapalım, hatta aramızda contest'ler düzenleyelim, arkadaşlarımıza yemekler verelim, kazanan diğerine tatil ısmarlasın gibi şeyler istedim. Bir de kafamı buz gibi soğuk suya daldırıp en az iki buçuk dakika nefesimi tutasım var ama o çok yakında olacak zaten. Neyse işte bugünlük bu kadar. silgi @ 7:45:00 PM -
Her sabah nezle olarak uyanıyorum, istisnasız her sabah. Elimde bir top tuvalet kağıdı, bir şişe kolonya, fışfışfış burun sil, tamam şimdi kolonya çek halinde kendime gelmeye çalışıyorum sabahları. Bunun nedeni nedir, alerjik bir durum mudur hiç bilmiyorum, beni okuyan doktor/doktor adayı arkadaşlara selam ederim. Bu sabah uyanıp da şakır şakır yağmur yağdığını görünce, yağmurdan iğrenen bir güneşli gün insanı olarak nasıl mutlu olduğumu ifade etmem olası değil. Şimdi kahvaltı niyetine yaptığım tarçınlı kahvem ve fonda Cicada ile camdan bakıp, bebek sever gibi "aman da ne güzel yağarmııış, uu canımbenim" filan diyorum. Watsons'dan da bahsetmeliyim. Burası beni öldürecek. O nasıl bir ambalaj kalitesidir öyle, nasıl güzel pazarlama stratejileridir, üç kuruşluk malı allayıp pullayıp "bilinçli tüketici" bana bile on liraya satmaktır. İçeri girdiğim anda kendimi kaybediyorum, misal dün zerre kadar ihtiyacım olmamasına rağmen yine gidip bir ton şey aldım. Ben Cevahir'den başka bir yerdeki varlığından bihaberdim, Kadıköy'deki şubeyi dün keşfettim. Yerini anlatamam, ara sokakta bi' yerde, gidin bulun banane. Şu an elimde bir sihirli değnek olsaydı kendimi 8 temmuz Antony and the Johnsons konserine ışınlardım, bunu da belirteyim istedim. - Sizin elinizde sihirli bir değnek olsaydı, yanınıza alacağınız üç ada hangileri olurdu? - (bkz. blog okuyucularına yorum yaptırma teknikleri) Tamam tamam, gel. Bana mail atan ilk 5 kişiye Kadıköy Watsons'ın yerini tarif edeceğim. Hehe. silgi @ 1:06:00 PM -
Şu siteye bi' bakıverelim canlarım. silgi @ 5:32:00 PM -
Özlerim ben, durup durup özlerim, saçma sapan özlerim. On yıl özlemem, sonra bir anda özlerim. Yanımdan kalkıp mutfağa gitse özlerim. Bir şey anlatırken gözlerime baktığı halde dinlemediğini anlarsam bile özlerim. Gülmesini özlerim, gereksiz kelime oyunlarını özlerim, "ya şimdi istatistiki olarak..." diye başlayan komik açıklamalarını özlerim, uyku konuşmalarını özlerim, salak triplerini özlerim. Anneannemi özlerim, artık görüşmediğim kişileri özlerim, neredeyse hergün gördüklerimi de özlerim. İnsanoğlu bir tuhaf yaratık zaten işte, dünden sonra yarından önce. silgi @ 1:43:00 PM -
Uzun bir şeyler yazmıştım, sonra internet bağlantım kesildi ve hepsi gitti. Elbette baştan yazmak için uğraşmayacağım. Özeti şöyle bir şeydi: Merdivenin içinde: Girdap. silgi @ 12:44:00 PM -
Gidebilse, ne çok iz kalıyor geride. "Belki zaman", diye düşünüyor adam: "Zaman eksiltebilir birikeni". Oysa ne zaman, ne de ona benzer şeyler - ona benzer şeyler? - silebiliyor mekâna sinenleri. Eşyalar değiştirilse de, yeni badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının kurduğu sıra: Değişmiyor çünkü sokak adları, değişmiyor şehirler ve insanlar, dünden bugüne inatla yürüyen inatçı mantık. Her mevsim, her dolunay, yağmurlar, bahar aldatmacaları, her kuyu, her kule, her balkon, kadehle, mumlar, köpükler, her kırmızı, her düş, her uyanış - yer etmişse de - aynı çiviyi isteyen bir delikte tıpatıp zonkluyor. "Zaman da değil", diyor adam, kimse yokken, yüksek sesle. Yeni bir iz kalıyor orada, o an. silgi @ 12:44:00 PM -
Bazen televizyon izlerken izlediğim kişinin yaptığı bir salaklıktan, onun adına öyle bir utanıyorum ki, anında kanalı değiştiriyorum. Dün gece Güzel ve Dahi isimli çakma yarışma programını izlerken gülmekten nefessiz kalan bünyemi mi kurtarayım, yoksa verilen gerizekâlı cevaplar karşısında utançtan kafamı yastığın altında mı bekleteyim, hiç bilemedim. Görmüşsünüzdür belki televizyonda; sekiz tane geek erkek, sekiz tane güzel ve salak kadın yarışıyor. Yani programın orijinal formatı böyle, ama biz Türk'üz ya canımkardeşim, of olamaz böyle bir şey. Güzel'lere sorulan sorulardan ve alınan cevaplardan örnek vereyim. - Irak'ın başkenti neresidir? - Lübnan. - Lübnan? - Ay şey Musul Musul. - Resimdeki ünlü kimdir? - (Kopyaları dinleyerek) Semra Özal? - Evet şimdi bize Semra Özal hakkında 15 saniyelik bilgi vermeni istiyoruz. Kendisi ne iş yapıyor? - Iııı... kendisiii, siyasetçiii? - Eşi de ünlü değil mi Semra Özal'ın? - Eeee, eveeet. Eşi de ünlüü. Adı aklıma gelmiyo' şimdii, ııımm eşinden dolayı Semra Özal da siyasetçiii, ıı yanii.. siyasetçi sanatçıdır kendisii. - Resimdeki ünlü kimdir? (Adolf Hitler) - ... (Sağdan soldan söylenenleri duymaya çalışıyor) - Tanıdın mı bu kişiyi? - Evet. Kendisi şeydir, Abohibne. - Pardon, kim? - Eeee, Ado Fıdni. - Tekrar söyler misin ismini lütfen? - Adof Fıdni işte. - Neyse bilemedin, zaten kendisi de öyle pek hayırlı biri değildi. - Evet ben de ondan bilemedim zaateen. İyi biri değil diyee. - Resimdeki ünlü kimdir? (Bill Clinton) - (Şak diye) Bush! - Bush mu? Tam adını söyler misin? - Clinton Bush. - Resimdeki ünlü kimdir? (Luciano Pavarotti) - Bill Gates! (öeah) - Resimdeki ünlü kimdir? (Elvis Presley) - Iöm... - Tanıdın mı kendisini, sence ne iş yapıyor bu kişi? - Yaaani, yurovizyondan mı acabaağ? - Nasıl? - Iı, yaani yurovizyondan heralde kendisi? - İsmini söyleyebilir misin bu kişinin? - (Dahi partnerin verdiği kopyayı yarım yamalak duyarak) Els Pörsli? - Duyamadık tekrar söyler misin? - Elvs Pöörsli ismi. - Anlıyorum. Bu arada bu kadınlar soruları yanlış cevapladıktan sonra, üzerlerindeki mini mini etekleriyle 1 metre yüksekliğindeki bir masaya çıkartıp "ee soruyu bilemedin, hadi dans et de bize marifetlerini göster bakalım" demeleri tam Türk televizyonculuğuna uygun bir şeydi, kusacağıdım. Sakın izlemeyin işte, ben ettim siz etmeyin, kimse izlemesin, kalksın yayından, tamam mı. silgi @ 6:44:00 PM -
| |
salaksın sen yaaa. gene çok güldüm :)
pmtzfwm
hehehe gerçek çiço noldu peki. o kadar günahını aldın hayvancağızın kudurttu beni diye, alah bilir o senden kabakulak kapmıştır :)
Var ya çok çılgın atıyorsun. İnsan hiç parmağını küçen yavrusu yaladı diye kabakulak olur mu? Pes doğrusu.
Skör, zeka pırıltılarından etkilenmen için seni herbert'a havale ediyorum, benim seninle uğraşacak takatim kalmadı artık.
erdem, bilmukabele canım benim, bilmukabele.
bu forty two yazısı pek bi içimiz burktu yav
torkunç o kadar güzel bir yazı olmuş ki bunu burada yorum olarak bırakmaya gönlüm razı gelmiyor, müsaade edersen konuk yazı olarak alayım bloga?
herbertcici, okuduğun şartlarda yazılan bir yazıydı o; bu blogu ne saçma insanların da okuduğunu hatırlayınca draft etme ihtiyacı duydum. reader okuyucularına müessesemizin bir ikramı diyelim bitsin, aramızda kalsın.
Yorum Gönder