|
Bugün biri bu yaşımın nasıl geçtiğini sordu, ben de "hayatımın en zor senesiydi, çok sevdiğim bir sürü insan arka arkaya öldü, ama artık her şey yolunda, yeni yaşımdan çok umutluyum" dedim. Az önce annemin ofisini aradım, annem yoktu, allah allah nerede bu kadın diyerek cep telefonunu aradım, ağlıyordu. Orhan dedem ölmüş. Ben böyle hayatın taamına koyayım. Yeter be, yeter artık. silgi @ 2:12:00 PM -
Pamela Spence sevmiyorum, Aslı seviyorum. Bordo oje sevmiyorum, kırmızı oje seviyorum. Gül sevmiyorum, papatya seviyorum. Karafatma sevmiyorum, köpek seviyorum. Patlıcan musakka sevmiyorum, karnıyarık seviyorum. Kıvırcık sevmiyorum, marul seviyorum. Flamenko sevmiyorum, akustik gitar seviyorum. Sarı saç sevmiyorum, siyah saç seviyorum. Esmer sevmiyorum, sarışın seviyorum. İşaret parmağı sevmiyorum, yüzük parmağı seviyorum. Bilezik sevmiyorum, kolye seviyorum. Jimmy Page sevmiyorum, Robert Plant seviyorum. Parmak arası terlik sevmiyorum, stiletto seviyorum. Dağ sevmiyorum, deniz seviyorum. Kış sevmiyorum, yaz seviyorum. Tayt sevmiyorum, etek seviyorum. Uzun tırnak sevmiyorum, kısa tırnak seviyorum. Halamı sevmiyorum, teyzemi seviyorum. Düz sevmiyorum, zor seviyorum. Sevince bırakmıyorum. Anne bak ellerimi bırakarak yazabiliyorum. silgi @ 12:15:00 AM -
Gökdelenin en üst katında yaşamak, deprem korkusunu bir yana bıraktığımızda aslında hiç de fena bir şey değil. Artık yaz da geldi, şehrin dört bir yanında havai fişekli düğünler, eğleşmeler gırla gidiyor. Bendeniz de elimde karpuz suyumla bir o pencereden Çamlıca tarafındaki fişekleri, bir öbür pencereden Boğaz çevresindeki, Bağdat Caddesi'ndeki, hatta Kireçburnu'ndaki ışık patlamalarını seyreyliyorum. Geçen gün evime en az 2-3 kilometre uzakta bir anadolu lisesinde pilav günü gibi bir şey vardı ve konser sesleri siesta şekeri olan beni uyandırdı! Hemen Ezgi'ye "Sesleri duyuyor musun, bateri ne biçim gümgüm ya" dedim evlerimiz arasındaki 100 metreden az uzaklığa istinaden, "Ne diyorsun bre, ne sesi?" diye tersledi beni kötü pis. Gittim ben de yegâne eğlencem dürbünümü kaptım içeriden, solumda çekirdek kasesi, sağımda portakal suyum, konseri izlemeye başladım. Ses biraz lag'li geliyordu ama o kadar kusur İş Kuleleri'nden yapılan röntgenlerde bile olur bence. Velhâsıl bugün günlerdir yaşadığım huzursuzluğu bizim obeze paslamanın rahatlığıyla sakin ve sevimli bir gün geçirdim. Eve dönerken kırmızı ışıkta geçmeye çalışan arabayı dövüp deşarj olmam da bu rahatlamada bir nebze olsun etkilidir diye tahmin ediyorum. Herkese donsuz geceler diliyorum. silgi @ 10:42:00 PM -
Gökdelenin en üst katında yaşamak, deprem korkusunu bir yana bıraktığımızda aslında hiç de fena bir şey değil. Artık yaz da geldi, şehrin dört bir yanında havai fişekli düğünler, eğleşmeler gırla gidiyor. Bendeniz de elimde karpuz suyumla bir o pencereden Çamlıca tarafındaki fişekleri, bir öbür pencereden Boğaz çevresindeki, Bağdat Caddesi'ndeki, hatta Kireçburnu'ndaki ışık patlamalarını seyreyliyorum. Geçen gün evime en az 2-3 kilometre uzakta bir anadolu lisesinde pilav günü gibi bir şey vardı ve konser sesleri siesta şekeri olan beni uyandırdı! Hemen Ezgi'ye "Sesleri duyuyor musun, bateri ne biçim gümgüm ya" dedim evlerimiz arasındaki 100 metreden az uzaklığa istinaden, "Ne diyorsun bre, ne sesi?" diye tersledi beni kötü pis. Gittim ben de yegâne eğlencem dürbünümü kaptım içeriden, solumda çekirdek kasesi, sağımda portakal suyum, konseri izlemeye başladım. Ses biraz lag'li geliyordu ama o kadar kusur İş Kuleleri'nden yapılan röntgenlerde bile olur bence. Velhâsıl bugün günlerdir yaşadığım huzursuzluğu bizim obeze paslamanın rahatlığıyla sakin ve sevimli bir gün geçirdim. Eve dönerken kırmızı ışıkta geçmeye çalışan arabayı dövüp deşarj olmam da bu rahatlamada bir nebze olsun etkilidir diye tahmin ediyorum. Herkese donsuz geceler diliyorum. silgi @ 10:42:00 PM -
silgi: hoş kelimesine sinir olduğumu söylemiş miydim? krq: hayır silgi: 40 yaş üstündeki yaşlanmamış kadınlara yakışıyor bence bir tek "aa çok hoş kadın tabii" derken çok hoş parça baya hoş bir film nefret ediyorum böyle kullanımlardan parça lafından da nefret ediyorum şarkıya parça denmez, şarkı şarkıdır çok güzel şarkı denir, çok hoş parça denmez neyse bunlara sinir oluyorum, seninle paylaşmak istedim krq: olur mu kızım, müzikten anlayanlar parça der silgi: beni sinir etme "yeni kasetim çıktı" demek bile daha sevimli bence hoş'muş, parça'ymış şimdi şu konuşmamızı mesela türkçe bilmeyen bir italyan okusaydı, parça kelimesini çok fazla kullanıldığı için türkçe'de çok kullanılan bir kelime zannederdi, "ama" gibi krq: niye italyan? silgi: bilmiyorum italyan erkekleri çok hoş parçalar, ondan herhalde şarkı şarkıdır'ı da isim sanırdı, efkan efekan gibi krq: veya hamiyet yüceses gibi silgi: yani veya evet *** krq: yeni türkçe öğrenen bir italyan gibi bir bardak su isteyeyim mi? silgi: istesene krq: efkan parça yüceses şarkıdır silgi: ti amo krq: te vellüt silgi: de get silgi @ 4:04:00 PM -
İçinden "keşke..." diye geçirdiğin şeyleri, dışarıya "asla!" olarak yansıttığın sürece bir arpa boyu yol gidemezsin. Gözlerim sana daha çok inanabilmek için bu kadar büyük, inan bana. Lütfen saf ol, aptal olma ama saf ol, onu bunu öldürüp evimize koştuğumda ellerimin acısını alabilirsin böylece. Dudaklarım kötü insanlardan korunabilmek için bu kadar kapalı, ellerim küçük sırıtışların parmaklarımın arasından yerlere pıt pıt düşüvermesin diye bu kadar küçük, ben senin sorularına cevap bulabilmek için bu kadar sıcağım: anlayacağın kimse sandığın kadar dürüst değil. Bir de Possible var, Baxter'ın şarkısı, çok güzel. Yazıyı herkes okusun, şarkıyı bi' tek sen dinle. silgi @ 12:30:00 AM -
Havanın bu kadar güzel olması bende kusma isteği uyandırdığı için bir kaç yazımı sileceğim şimdi, şansa dansa. Burke'le Cristina da ayrıldı zaten, hayat çok anlamsız artık. silgi @ 12:01:00 AM -
Ozan bugün "Sen sevgililerinin yanında da bu kadar komik misin?" dedi. Ben de eve döndükten sonra oturdum bir liste yaptım. Üf ne safsınız yapmadım tabii liste filan, ama biraz düşündüm Şarkı Söylemek Lazım'ın reklam arasında, ya evet inanılır gibi değil ama kültür deryası entel silgi'niz bu kıytırık programı seyrediyor. Tabii ki seyretmiyorum canım, resimlerine bakıyorum sadece, sesi kısık. İşte neyse evet ben düşündüm bu soru üstüne. Yani aslında Ozan sorduğunda "yoo, değilim, yani vakit kalmıyor komiklik yapmaya" gibi saçma sapalak bir cevap da vermiştim, ama tabii içime sinmedi o sonra. Öf allaahım ben bu konuya nereden girdim ya, bir şeye bağlayacaktım kesin ama şu favanın içindeki dereotları gırtlağımı yaktı, adeta beynim sulandı. Aman neyse bugün Caddebostan'da Seda'yı gördük. "Aa hiş hişt baksana şu bizim lisedeki Seda değil mi, şu da kocası!" dedim, meğerim kocası değilmiş o, Seda'nın da poposu küçülmüş, güzel kızdı zaten, ilk sütyenimi almama önayak olmuştu sağolsun, başka da bir anımız yok sanırım. Yemin ediyorum anne yemeği gibisi yok, bi' de bugün teyzemin doğum günü, 70 milyonun huzurunda onu da kutlamak istiyorum, teyzeler anne yarısıdır, benim teyzem annemden daha güzel dolma yapar, annecim seni daha çok seviyorum. Merhaba ben silgi, yanardönerim, ışıl ışılım. silgi @ 3:21:00 AM -
hahaha ay öleceğim şimdi gece gece, "müzik sen tek çal ben söylim" nedir kardeşim, google'da böyle bir arama yapınca nereye ulaşabileceğini sanıyorsun sen, al işte gele gele benim blog'uma gelirsin böyle, onu da nasıl başardın anlamadım ya. Karaoke yaz sen bir dahakine, belki hayatın anlamını da bulursun o arada, haha tövbe tövbe. Geçen haftanın keko komiği ödülünü de yolda yürürken "şşt sen hangi cumhuriyettensin bakiym" diye laf atan gence vermek istiyorum. Haftaya görüşmek üzere. silgi @ 2:30:00 AM -
Odanın tavanına baktım, duvarlarına baktım, balkonuna baktım, dev yastıklarına baktım, kafamı kopardım yorganın altına attım, bedenimi aldım dağ tepe yürüdüm, rüyamda bir çöl gördüm, kaplumbağa oldum; bütün yarışları kazandım, hiç vaha bulamadım, gerisingeri döndüm, odaya girdim, kafamı kaptım, yerine taktım, hiçbir şey olmamış gibi yanına gittim, iki yalancı sırıtış attım, sırıtışlarımı yakaladı, afiyetle yedi, iyiyim sandı, "bir şey olacak" dedim, sallamadı, burnuna baktım, ağzına baktım, kaşlarına baktım, karnına baktım, elimi kopardım avcunun içine attım, gözlerini kaptım içime sakladım, bir uyandım: pir uyandım. silgi @ 11:11:00 PM -
birazdan yazacağım. silgi @ 12:24:00 PM -
Bugün, aslında çok sevdiğim birinin suratına bakıp, "mesela seni hiç sevmiyorum bugün" dedim. Böyle durup durup hiç beklenmeyen anlarda şak diye anlamsız laflar yapıştıran insanlardan oldum olası hoşlanmam, lakin ne oldu da içimi böyle saçma sapan bir şekilde işgal etti biri veya bir kaçı, hiç anlamadım. Doğrusunu söylemek gerekirse dünden beri pek kimseyi sevmiyorum. Hayvanları da sevmiyorum. Hele çiçekler, aman yarabbi; koparıveririm karşıma çıkan olursa. Karşıma kimse çıkmasın diye evde oturuyorum, boğazımı zorlayan acı sözcükler onun bunun çehresini yakar diye ağzımı sıkı sıkı kapatıyorum. Kusacağım. Şimdi kusacağım. Şimdi kusmazsam yarın sabah yağsız kaşarlı tost ve portakal suyu tüketirken ölebilirim. Vapurla giderken deprem olursa, vapur denize kaçar ve ölebilirim. Kulaklık kulağımın içine uzayıp, kıvrıla kıvrıla dolaşıp boğazımı tıkarsa, nefes alamamaktan ölebilirim. Öyle ya da böyle, gerçekten ölebilirim, bunu şimdi idrak ettim. Yarın her şey daha huzurlu olmazsa çocuğumu keseceğim, ilgili makamlara arz edilir. Her arzın dibi aynı. silgi @ 1:40:00 AM -
"İşte iki gencin inanılmaz dramı!" "İşte üç kardeşin inanılmaz dramı!" "İşte yedi cücenin inanılmaz dramı!" Sevgili Atv Haber, bu "inanılmaz dram!" kalıbını o kadar çok zikrettiniz ki, gösterdiğiniz her şey çok inanılır geliyor artık. Susun biraz, susun. O her haberde çalınan müziği de değiştirin hemen, yettiniz be. silgi @ 12:13:00 AM -
Yarın sabah erken kalkıp yazmam gereken sayfalarca ıvır zıvır sosyal psikoloji bıdısı varken, pencereden anlamsız anlamsız bakıp, biraz da üşüyüp, hatta önce üşüdüğümü anlamayıp, sonra dişlerim taktaktak birbirine vurunca "hıı, ben üşümüşüm" deyip, anlamsız bakışlarımı denizden çekip, bir anda saatin kaç olduğunu fark ettiğim o an var ya; işte o an içimden şöyle bir canavar kükremesi yükseldi: "BEEN ÇALIŞMAAK İSTEMİYORUUUM!" Hiç istemiyorum, gerçekten. Sayısal, piyango, on numara filan çıksa atarım bütün parayı bankaya, atlarım uçağa, gez silgi gez, dünyayı gez'cilik oynarım. Hiç sıkılmam, çalışmayı hiç özlemem, bir şirket kurayım da patronculuk oynayayım demem, bütün paramı harcarım geze toza. Belki biraz araştırma yaparım canavar diye bir şey var mıdır, varsa kükrüyor mudur diye. Eğer varsa ve kükrüyorsa bir an kendimden korkarım. Yok yok önce, "vaay silgi, artiiz!" derim kendime yavşak yavşak, sonra kontrolü ele alıp hemen ciddileşirim, "şımarma salak" derim. Canavar kükremeleri ile ilgili kitap yazarım belki, bin tane bastırırım, yok yok, ikibin! Hepsini birden satın alırım, arkadaşlarıma hediye ederim. Bütün kitaplar satın alındığı için zengin olurum iyice, arkadaşlarım da mutlu olur onlara kitap hediye ettiğim için, annem de gurur duyar benimle kitabım basıldığı için, bak hayat çok güzel olabilir o zaman. Sevgilim de yanımda olur tabii bunlar olurken, beni çok sever sevgilim, param var diye değil, gerizekâlıyım diye sever, hep saçımı sever, ben de onun boynunu öperim, ben sevgilimi çok öperim, onunla hem gezeriz hem güleriz, biz zaten sevgilimle çok güleriz, o da benim kadar gerizekâlı olur belki zamanla, işte o zaman var ya, of ne biçim güleriz. Gülmekten ölürüz. Ama çok paramız olduğu için istersek ölümsüz oluruz. Öldük diye numara yaparız, sonra mesela o anda Japonya'da geziyormuşuz, sevgilim bana kimono aldı, ben yarın onu giymiştim, meğer aslında ölmüyoruzmuş, gölgelerin gücü adına. silgi @ 2:26:00 AM -
Tamamen kişisel bir havadis verme yazısıdır. Okuyup söylenmeyiniz, teşekkürler. Erdemcim, ben iyiyim, pek iyiyim, valla çok iyiyim. Az önce İlkay'a msn'den offline mesaj göndermek için offline kişilere bakıyordum da, senin kişisel iletinde adımı yarısından kesip sonuna ooo'lar ekleyerek, bir de soru işaretiyle birleştirerek yazdığını gördüm; anladım ki bu adam beni merak etmiş ortalarda yokum diye. Telefonu da önce duymamıştım, sonra da malum sebeplerden arayamadım. Kamptaydım bir kaç gündür, önce kötü bir şeyler oldu, sonra çok iyi bir şeyler oldu, şimdi her şey çok güzel, anladın di mi, tamam. 13 hazirana kadar kapı dışarı çıkamam, nefes bile alamam, çok yoğun olacağım, ama sonra özgür biri olarak pır pır uçabilirim. Antony konserinin biletleri çıkmış, gel sen de. Biz obezle bilet alacağız bu hafta. Blonde Redhead sevmezsin sen, ona gelme. Seni çok özledim haberin olsun. İstersen Blonde Redhead'e de gel. Rüyamda seni gördüm geçenlerde. Denize gitmişiz de sen benim kafamı suya batırıyordun, öyle eşşek şakaları yapıyorduk birbirimize, çok eğlendik. 13 hazirandan sonra gidelim denize. Kaş uzak gelir dersen Kilyos'a gideriz, hı? Birazdan yağmur yağacak galiba, Caddebostan'da olsaydık keşke. Annemin Rusya'dan getirdiği sigaraların tadı gerçekten çok kötü. Obez geçen gün bir nefes çekti bir tanesinden, "öhköhköhöh!" diye diye ölüyordu, "kalbim kasıldı valla" diye ünledi. Nasıl oluyorsa artık o, atıyor bence biraz. Ya Erdem çok sıkıldım, yemin ederim. Beş saat gülmekten kusup, gecenin sonunda neye güldüğümüzü hatırlamamak istiyorum. Yağmur yağacak dedim di mi ben, tey tey. silgi @ 7:34:00 PM -
Geceyarısı korkunç bir köpek kavgasıyla uyandım. Sanki büyük bir depremi haber veriyormuş gibi uluyor, birbirlerine kurtlar gibi saldırıyorlardı. Bütün gece yağarak sokağı kar kaplamış. Hâlâ yağıyor, gecenin yarısında, gündüz gibi aydınlatıyordu sokağı. İnsanın bu büyülü güzelliği gördükten sonra uykusu kaçıyor. Yalpalayarak kalkıp odanın ışığını açtım. Sarı, loş ışıktan tekrar uykum gelince, salona gidip perdeyi açtım. Öyle huzurlu bir sessizlik vardı ki, köpekler kavgayı kesmiş, yerleri koklayarak karıştıracakları bir çöp torbası arıyorlardı. Bir tanesi yerleri koklarken ona baktığımı hissetmiş gibi döndü, bana baktı, çekik ve güzel gözleriyle sanki ruhumu okur gibi gözlerini gözlerime kilitledi. Kuyruğu uzun, tüylü, bir köpekten çok daha sevimli, asil ve vahşiydi. Meğer tilkiymiş. Çok kar yağdığı için şehre inmişler, mahallenin köpeklerinden birkaçını feci derecede yaralayıp kaçmışlar. Hafızamda kalan nadir bakışlardandır. Bir şeyler anlatırmış gibi ama ne anlattığını bilmeden, tıpkı bir bilmeceyi çözmemi beklermiş ve asla çözemeyeceğimi bilirmiş gibi gururlu bir bakış. İstanbul böylesi bir kışı son elli yıldır yaşamamış. En son annemin çocukluğunda boğaz buz tutmuş. Ne zaman kar yağsa annem bu hikayeyi anlatırdı. Boğazın içinde buz kalıpları yüzermiş gemi gibi. Her kış ne zaman kar yağsa gazetelerde "Son elli yılın en soğuk kışı" yazdığı için buna bir anlam veremezdim. Demek ki dünya her yıl biraz daha soğuyordu ki, gazeteler böylesi kesin bir sonuca varıyordu. Tilki bana öyle bir bakış atmıştı ki, artık her gece beni ziyarete gelecek sandım. Öylesi bir bağ kurulduğunu sanmıştım aramızda. Benim diğerlerinden farkımı anlayacağını, hayatımın sonuna kadar sadık bir dost olarak kalacağını, bir uçurumdan yuvarlanırsam gelip beni kurtaracağını sanmıştım, ama yanılmışım. O sadece evcilleşemeyecek, asla ele geçirilemeyecek, farkında olmadan kibirli, alabildiğine özgür ve vahşi bir bakış atmıştı ve sanırım hayat boyu o bakışı aradım baktığım her şeyde; bulamayacağımı bile bile. Düşündükçe beni ne kadar derinden etkilediğini hatırlıyorum tilkinin. Kuyruğu değilmiş değerli olan meğer. Kadınlar kıçından yakaladıkları tilkiyi boyunlarına asıyor olabilirler ama asla o bakışı gözlerine asamayacaklar. Bu bakımdan tilkinin fendi, kadını yeniyor bir anlamda. Sonraki bir çok gece sabaha karşı uyanıp tilkimi bekledim belki geri gelir diye, ama gelmedi. Uykularım kaçtı, gelip gelmeyeceğini bilmediğim için çaresiz bir umut, her sokak köpeğinde heyecanlı bir hoplayış, tilkim olmadığını anladığımdaysa bir sızı. Bir daha göremeyeceğimi bilmenin verdiği pişmanlık, keşke o an bir şeyler yapabilseydim, tüfekle vurup içini mi doldursaydım, bakışını havada mı yakalasaydım, fotoğrafına bakıp, gözlerindeki sıvıyla derin derin bakan tilkinin bakışını mı yalanlaştırsaydım? Ve hatta bir süre sonra bu fotoğraf yüzünden orijinalini unutup, hayatımdaki en değerli bakışı mı somutlaştırsaydım sahte sahte? Saatçi Bayırı - Ayça Şen silgi @ 12:23:00 AM -
Dün gece, hayatımda gördüğüm "en" rüyayı gördüm. Gerekli sıfatları bu yazıyı okuduktan sonra kafanıza göre doldurabilirsiniz. Kadıköy'deki evdeyim, sanki yıllar önce bütün eşyalarımı toplayıp ağlaya ağlaya ayrılmamışım gibi bir rahatlık ve huzur var üstümde. Minicik balkonundan sarkmış, arkadaki çerçöp içindeki bahçeye bakıyorum. Kapı çalıyor, heyecanlanıyorum, aynaya göz atıp saçımı kontrol ediyorum ve kapıyı açıyorum. Yıllardır görmediğim ne kadar dostum, arkadaşım, sevgilim, akrabam varsa çıt çıkarmadan ve sırayla kapıdan giriyorlar. Önce salonu dolduruyorlar, salona sığmayanlar yatak odasında boş bulduğu yerlere (halı, masa üstleri, yatak vs.) oturuyorlar. Hepsine gidip tek tek sarılmak istiyorum, ama öyle sessizler ki, yaptığım şey yanlış olur diye çekinip kapının aralığından bakıyorum suratlarına. Kimse bir şey konuşmuyor, kimse anlamlı bakmıyor, o'nun gözlerini yakalamaya çalışıyorum, herkesin neden böyle davrandığını bana bir tek o açıklar diye düşünüyorum. Kafasını kaldırıyor bir süre sonra, gülümsüyorum, yerinden kalkıp yanıma geliyor, elimden tutuyor, evin kapısının önüne götürüyor beni. "Sakın yapma, sakın bunu yapma." diyor. "Ne yapmayacağım, ne oldu ki şimdi, neden herkes böyle, Allahım ne kadar değişmişsin yıllar içinde, çok özlemişim seni, iyi misin, her şey yolunda mı orada?" diyorum. "Bunu sakın yapma, yapabileceğin en yanlış şey olur bu, daha iyi şeyler var yapabileceğin, biraz düşün." diyor. Kapının dışına çıkarıyor beni, sımsıkı sarılıyor, kemiklerim kırılacak sanki, kulağıma "Sakın." diyor, arkamdan kapıyı kapatıyor. Bir süre afallayıp kalakalıyorum olduğum yerde. Sonra içeriden gelen konuşma ve gülüşme seslerini duyuyorum. "Nerede bu kız?" diyenler, "Allah allah hem çağırdı, hem de evde yok silgi hanım, pes yani" diyenler, "Aaa sen de mi buradasın, gel bi' öpeyim" diyenler... Duyduğum her sesin kime ait olduğunu tek tek algılıyorum, bir tek o'nun sesi yok. "Öldüğü için mi acaba?" diye düşünüyorum. Olduğum yere çöküp ağlamaya başlıyorum, "demek gerçekten ölmüş" diyerek. Yanaklarımın ıslaklığıyla uyandım sonra. İçim bi' garip hâlâ. silgi @ 2:03:00 PM -
Bazen, insanın kafası daha ne kadar karışabilir ki diye düşünüyorum, içinden çıkamıyorum. Çorba gibi beynim, çorba. Ama öyle tavuk suyuna şehriye çorbası gibi efendi çorba değil; bol patatesli, kerevizli, havuçlu, maydanozlu, soğanlı lahana çorbası gibi. Yani anlamıyorum, mesela havuçlara iyi niyet, patateslere öfke, kerevizlere özlem, maydanozlara heves, soğanlara suistimal diyelim. Kerevizlerle patatesler kafadan karışıyor bi' kere. N'oluyor sonra; öfkeleneceğime özlüyorum. Tamam serde biraz gerizekâlılık da yok değil ama, bu kadar karışıklıkta normal sanki. Havuçla soğan karışınca zaten tad da iğrenç oluyor, kafa da iyice karışıyor. Neyse biri çözsün, temizlesin şu mutfağı, acıktım zaten. silgi @ 1:36:00 AM -
Bence sarhoş olmanın en güzel yanı; sarhoş etmesi. Bugün önünden geçtiğimiz bir binaya bakarak iç geçirdiğimde, "Ne yani, eskiden hayat daha mı güzeldi, her geçen gün daha mı boktan oluyor sanki, ben buna inanmıyorum. Biz kin tutmayı bilmeyen, bütün kötü şeyleri hemen unutan aptal insanlar olduğumuz için, geçmişte bizi üzen şeyleri, bize yapılan kötülükleri aklımıza getirmiyoruz şimdi; sadece güzel anları hatırlıyoruz, o yüzden geçmiş bize daha güzel geliyor" dedi. "Umarım haklısındır" dedim. "Umarım haklıyımdır, ben de kendimi inandırmak için söyledim zaten" dedi. Sonra pek konuşmadık. Bence geçmişin en kötü yanı; geçmiş olması. silgi @ 8:25:00 PM -
Söz vermiştim ama hâlâ doktora gidemedim. Gideceğim, gerçekten, ama şimdi değil, bu günlerde değil. Orhan Dedem kansermiş. Üzülüyorum. Birazdan Ezgi'yle Moda'ya gideceğiz, istersen gel, Moda Kup'tan yiyecek bir şeyler de alırız, belki dönüşte de waffle. Hiçbir şey konuşmadan oturmayı seviyorum ben, sessizliğin ağır geldiğini düşündürmeyen insanları seviyorum. Seninle bir kere Caddebostan'da yürümüştük, az konuşmuştuk o zaman, sessizlik güzeldi, aklıma geldi. İstersen gel Moda'ya, hı? Rüyamda kötü gördüm seni, anlatmayayım şimdi, ama endişelendim biraz. Kağıt balon yaptım geçen gün, ama çok çirkin oldu, güzelini yapmayı öğreneceğim, Ezgi'ye şişirtirim. Ne kadar güzel, bir sürü konser var, gizli gizli Barış Kömürcüoğlu dinlediğim iddia edilse de hiç de gizli dinlemiyorum bi' kere, ipod'da dinliyorum, ne var yani, türkçe müzik dinleyen insan tipi yok mu bende. Ben hazırlanıp çıkayım artık, robotun kolunda sürpriz var, görünce çok mutlu oldum, başkadabişeyyok. silgi @ 11:54:00 AM -
Hayatımdaki en büyük aşk, tek büyük aşk, iyi ki varsın, iyi ki. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. silgi @ 10:58:00 PM -
Çok sabırlı bir insan olduğum için ve bazen nasıl biri olduğumu hiç belli etmediğim için ve ağlarken gözlerim çok güzel göründüğü için ve herkes birer birer öldüğü için ve sakin olmak bazen çok zor geldiği için ve klavyem harflere çift bastığı için ve kurutulmuş kalamarlar gerçekten çok iğrenç olduğu için ve annem üzüldüğünde ben daha çok üzüldüğüm için ve buzdolabında yenmemiş yeşil bir elma durduğu için ve bazen birine küsüp yarım saat içinde küstüğümü unuttuğum için ve gülmeyi çok sevdiğim için ve git derken bile aslında kal demek istediğim için ve merhametsiz insanlardan tiksindiğim için ve tam yağlı beyaz peynirler şişmanlattığı için ve şu an tek istediğim şey "aa uu" diyerek dizi izlemek olduğu için ve pişman olmayı bildiğim için, bazen birinin bana sımsıkı sarılması gerek. silgi @ 12:18:00 AM -
Kadınların yumurtlama dönemlerindeki ani aşk itiraflarını, gözyaşı patlamalarını, kısık sesle tatlı tatlı söyledikleri lafları, alevli ve yüksek sesli söylemlerini ciddiye almamanızı öneririm beyler. Hepsi size çikolata, pasta, gofret, nutella filan aldırmak için kurulan tuzaklardır. Kadınların yumurtlama dönemlerindeki ani aşk itiraflarınız, gözyaşı patlamalarınız, kısık sesle tatlı tatlı söylediğiniz laflar, alevli ve yüksek sesli söylemleriniz çok ciddiye alınacaktır beyler. Ayağınızı denk alınız. silgi @ 3:15:00 PM -
Annem sonunda Rusya'dan getirdiği ganimetleri paylaşıma açtı. 2 şişe votka, 12 paket tuhaf sigara ve 4 kutu çikolata kurtarabildim. Bir milyon tane de matruşka anahtarlığı, matruşka buzdolabı magneti, matruşka biblosu. Haha ay güldüm. Son zamanlarda sekizbin arkadaşımın yedibindokuzyüzüyle görüşmeye ara verdiğim için, hâlâ yanımda bulunan şahane kişiliklerle bu hediyeleri paylaşacağım, hiç merak etmesinler. Bu Kalyon denen tırnak koruyucusunun Flormar 319 renginde olması artı puan olsa da, tırnakları normal ojenin 1 ayda sararttığı forma 3 günde getirmesi binlerce eksi puan olarak yazılıyor haneye. Nasıl kaldık ama Örovizyon finaline. Haha ay güldüm. Bazen çıldırdığımı düşünüyorum. Kenan Doğulu'nun halay çekmeye başladığı saniyede gözlerimin dolmasının başka bir anlamı olamaz sanırım. Hayır, aslında düşündüğünüz gibi biri değilim. Ben çok gergin olduğumda, ya da bir şeye aniden sinirlendiğimde, üzüldüğümde vesaire, yüzümün muhtelif yerlerinde kırmızı kabartılar oluyor. Bu 15 yıla yakın süredir böyle. Bugün akşam üstü üç gibi, bir taksinin arkasından bakarken burnumla gözümün arasındaki bölümün şişmeye ve kızarmaya başladığını fark ettim. Koşar adım eve döndüm. Aynaya baktım, onu gördüm. Haha ay güldüm. silgi @ 1:28:00 AM -
Bu saatlerde uyanık olmak asabımı fena halde bozuyor. Havalar da çok güzel artık, hani kışın boğuk, ağır, yorucu havası olsa çekerim yorganı tepeme, uyurum öğlen üçe kadar, umrumda olmaz; ama bu pırıl pırıl günlerde günün yarısını uykuyla kaybediyor olmak mıh, kötü. Erken yat, erken kalk silgi, sinirlendirme beni. Geçen gün banka ödemeleri için Kadıköy'e indik (neden Kadıköy'e inilir de, Taksim'e çıkılır, hiçbir fikrim yok), baktık İş Bankası'nda sıra çok, "Sen git Akbank ödemesini yap" dedim bizim obeze. Benim önümdeki kırksekiz kişiden sekizi beklemekten yorulup mekanı terk ettiklerinden, yirmi dakikada dokuz kişilik ilerleme kaydetmiştim. Yani süper bir matematik hesabıyla anlıyoruz ki; dünyanın en ağır kanlı gişe memurları yirmi dakikada sadece bir kişinin işini tamamlamışlardı. Ben sıkıntı içinde ayakkabılarıma baka baka beklerken, obez elinde makbuzla döndü, "Ohoo çoktan bitti benim işim, bankamatikten yatırıverdim parayı" dedi. Buradaki teknolojik gelişmelerle elbette öyle bir uygulama yapma şansımız yoktu. İki saat daha birbirimizin ayakkabılarına baka baka bekleyecektik işte mecburen. Ben sıkıntıdan "Eh, müh, öhm" gibi sesler çıkararak, benden önce sıra numarası almış kişilere bakışlarımla "Şimdi burdan kalkıp güzel Kadıköy sokaklarında dolaşmalıyım, ne işim var banka kuyruklarında hihihiu!" düşüncesi empoze etmeye çalışırken bizim obezin kahkahasıyla kendime geldim. - Ahaha oha webcam! - Ne vebkem be? - Şuraya baksana, güvenlik kamerası yerine webcam koymuş adamlar. - Kıkrrhahfsgfpes! Pes pes. Tamam bankamatikten kredi kartı ödemesi yapmaya müsaade etmeyen tek banka olmanıza bir şey demedik de, koskoca şubenin güvenliği iki kıçıkırık vebkem'le sağlanır mı be kardeşim. Daha neler artık. Sonra gittik külhanbeyi yedik, aman şey, hünkarbeğendi. Otantik Anadoolu Yemekleri diye bir yerde yedik, Çiya'nın sokağında, herkes yesin. Yeni klavye aldım, bazen harflere çift basıyor. Anadoolu değil yani, Anadolu. silgi @ 4:23:00 AM -
| |
başın sağolsun =(
Basiniz sagolsun silgicim...
başın saolsun :(
Silgicim, Allah rahmet eglesin.. Yapabilecegim, ihtiyaciniz olan bir sey var midir??
allah rahmet eylesin.
Silgicim, başınız sagolsun :(
Yazan, arayan, mesaj gönderen herkese teşekkür ederim. "Dostlar sağolsun" deniyor böyle durumlarda sanırım.
Yorum Gönder