30 Mart, 2007


İşte Naz'anım :)

silgi @ 10:16:00 PM -



2 dakika önce hala oldum. Galiba gözüme bi' şey kaçtı.

silgi @ 1:30:00 AM -


28 Mart, 2007


Sobelenme ne ara mimlenme'ye dönüştü bilmiyorum ama, iyacp kendi blogu hakkında bir iki satır bir şeyler karalamam için beni sobeledi. Ben de başlayayım o halde.

iyacp, nickinin nasıl okunduğuna dair şaibelerle dolu bir arkadaşımız; örneğin ben ayvayeysiypi diye okuyorum (merhaba ben erik, ingiliz'im), isteyen iyacpe, istemeyen iyacpp, diğerleri de iyeacepe diye okuyabilir, bu kısma karışamayız bence.

Kendisinin okuyucularına karşı takındığı saygılı tutumu, onu ilk okuduğum günden beri takdir etmişimdir. Benim cümlelerime "efenim" diyerek başlamak bir gün olsun aklıma gelmedi örneğin, bunun için de affınıza sığınıyorum efenim.

hayatzor.com, öncelikle ismiyle kalbimizi fethetmiş bir blog. Böylesine realist, böylesine oh yeah bir isim daha ben hayatımda görmedim, zaten görmem de pek kolay değil; zira hayat zor. bu blog'un sahibi olan kardeşimiz iyacp, benim ömr-ü hayatım boyunca pek az kişide rastladığım saçmalama potansiyeline sahip biri. Örneğin canım sıkkınken onun postlarından herhangi birini açıyorum, okuyorum, "haha üff" diyip kapatıyorum, hayat böylece daha kolay oluyor. Durun durun süper bir motto buldum:

hayatzor.com hayatınızı kolaylaştırır!

Post'larına yapılan yorumlara neredeyse saliyesinde cevap yazması, blogunda sadeye yakın, efendi bir tasarım kullanmış olması, imlâ kurallarına ekseriyetle dikkat etmesi, yazı dilinin akıcılığı, yazdıklarının kafa şeyapmaması ve benim özgürce saçmalayabilmem için Garip isimli kutucuğu kodlamış olması artı puanlardır. Benim özgürce saçmalayabilmem için kodladığı Garip isimli kutucuğu kaldırmış olması eksi puandır. Yine de bence hergün "acaba bugün ne yazmış" diye bakılması, eğer bir şey yazmamışsa "kesin yine zengin olma planları yapıyordur, üstüne gitmeyelim" diye düşünülmesi vaciptir. Sanırım pull and bear'den bir gömlek kazanmalıyım bu yazımla, teşekkürler.

Erdem'i, Gamze'yi ve Ozansobeliyorum ben de, eller yukarı!




silgi @ 3:44:00 PM -



"Sana her baktığımda neden ölmek istediğimi bilmiyorsun" dedi kadın,

"bir gün yalnız ölmek zorunda kalırım diye düşünmekten geceleri uyuyamadığımı

bilmiyorsun" dedi,

içinden.

"Uyuyalım" dedi adam,

dışından.


*dışın*

silgi @ 2:32:00 AM -


27 Mart, 2007


" "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
"Bulamıyorlar," diye yanıtladım.
"Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
"Doğru," dedim.
Küçük prens ekledi:
"Ama gözler kördür. Yüreğiyle bakmalı insan..."
Suyu içtim. Ferah bir soluk aldım. Gün doğarken kum bal rengindedir. Ve bu bal rengi de beni mutlu ediyordu. Öyleyse içimdeki bu keder nedendi?
"Sözünü tutmalısın," dedi küçük prens hafifçe, yanıma otururken.
"Ne sözü?"
"Canım, şu koyunum için ağızlık... Çiçeğimden sorumluyum, biliyorsun..."
Cebimden çizimlerimi çıkardım. Küçük prens yine hepsine baktı ve güldü.
"Baobapların... Lahanaya benziyorlar."
"Öyle mi?"
Ben de ne kadar övünüyordum baobaplarımla!
"Tilkinin kulakları da boynuz gibi; çok da uzun."
Yine güldü.
"Haksızlık ediyorsun küçük prens," dedim. "Ben fili yutmuş bir boa yılanının içerden ve dışardan görünümü dışında resim çizmeyi öğrenmedim ki."
"Çocuklar anlarlar bence," dedi küçük prens.
Bunun üzerine ağızlığın resmini çizdim. Ona verirken içim burkuldu.
"Benim bilmediğim bazı tasarıların var galiba," dedim.
Yanıt vermedi. Onun yerine, "Biliyor musun?" dedi. "Yarın gelişimin yıldönümü olacak."
Biraz sustuktan sonra ekledi:
"Şuraya inmiştim."
Birden kızardı.
Ve bir kez daha, nedenini bilmeden tuhaf bir üzüntüye kapıldım. Aklıma da bir soru takılmıştı: "Öyleyse en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta sana ilk rastladığım o sabah, öyle yapayalnız dolaşırken yolunu yitirmiş değildin. İniş yaptığın yere geliyordun?"
Küçük prens yine kızardı. Birazcık duraksayarak ekledim:
"Yıldönümü yüzünden belki de?"
Küçük prens yine kızardı. Sorularıma yanıt vermiyordu, ama kızarmak biraz da evet demek anlamına gelmez mi?
"Korkarım ki..." diye söze başladım, ama beni susturdu:
"İşinin başına dönmelisin. Çalışmalısın. Seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam yine gel..."

Rahatlamamıştım.
Tilkiyi hatırladım.
İnsan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı... "

silgi @ 1:17:00 AM -


25 Mart, 2007


Yani şöyle var ya uf hem de nasıl sanki galiba hı hı hemen şimdi neden bilmem ansızın aman neyse. Şimdi aklıma geldi, 23 saat evvel plugoo aracılığıyla tomorrowless nickli biri bana "there's no tomorrow" diye mesaj atmış. Asabım bozuldu tabii biraz, bozulmadı desem yalan şimdi, insan böyle şeyleri bilmeden etmeden yazamaz öyle değil mi. Bir saat sonra ölürsem o mesajı atan kişi kesin bir şeyler biliyordur, ne yapın edin bulun, hem macera olur. Bu saat meselesi n'oldu şimdi, ben ileri aldım, bilgisayar şeyolmadı daha, şimdi almayacak mıydık, benim kafam karışıyor böyle durumlarda. Popomundo'daki karakterimin depresyonu biraz azalmış, yarın falan çıkar herhalde hastaneden, dinlenecek bir sürü yeni şarkısı var nasılsa (göz kırp). Şaka şaka, korkmadım aslında, ölmem zaten ben, ne ölcem.

silgi @ 2:20:00 AM -


24 Mart, 2007


Okula veya eve yakın bir cafe olsun istiyorum. Küçük olsun benim olsun. Türk kahvesi çok güzel olsun, sandviçleri ööyle eksantrik malzemelerden değil, bildiğimiz domates salatalık peynirden falan olsun ama tertemiz olsun, kapıdan girince pan-am smile ile değil de böyle gerçek gerçek "oo silgi hanım, nerelerdesin sen ya" cümlesiyle karşılasınlar, en sevdiğim dergiyi ayda bir kere alıp koysunlar diğer dergilerin yanına, güzel limonata yapsınlar, bir de boggle alsınlar istiyorum. Arkada sessiz sakin takılan chillout, jazz, olmazsa 70s falan çalsınlar bir de; annemle de gidebilelim. Böyle bir yer bileniniz var mı, yoksa illa 5 yıllık kalkınma planıma dahil etmem mi gerekiyor bu projeyi?

silgi @ 1:50:00 PM -



24 mart bana hiç yabancı gelmedi, birinizin doğum günü falansa allaaşkına söyleyin bak, darılırım.

silgi @ 12:57:00 AM -



Geçen gün bir arabam olsun istedim. Pazar sabahları Polonezköy'e ya da Şile'ye kahvaltıya veya işte ne bileyim, kendin pişir kendin ye'ye filan gitmek için. Birkaç gün sonra evime 2 saat uzaklıkta bir yerde ağrılar içinde yatarken yine arabam olmasını istedim. Otobüslerde, vapurda, minibüslerde sürünmemek için. Az önce oturmuş, yıllardır ilk defa sıkıntıdan tırnaklarımı yerken ve Popomundo isimli oyundaki karakterim bile sıkıntıdan depresyona girip hastaneye kaldırılmışken, bir arabam olmasını çok çok istedim. Mesela şimdi eşofmanlarım ve tepemde uydurukça toplanmış saçlarımla arabama inebilir, çok sevdiğim bir kaç cd'yi dinleye dinleye buradan taa şeye kadar gidebilirdim. Oraya vardığımda kuşluk vakti olmuş olurdu, bir çorbacıya girerdim, süzme mercimek çorbası içerdim, yol boyunca bütün sigarayı bitirmiş olduğum için çıkınca bi' paket sigara alırdım, biraz yürürdüm sokaklar kalabalıklaşmadan, postaneye gider kendime bir kart atardım, uykum gelirdi sonra, oralarda yaşayan bir tanıdığımı arardım, "uyumaya geliyorum" derdim, gider uyurdum 2 saat, uyanınca da arabama biner eve gelirdim. Ne yazık ki arabasını benim şahsi çıldırışlarıma paspas edecek bir arabalı arkadaşım bile yok. Bari Popomundo'daki karakterimi Dubrovnik'e falan götüreyim de nefes alsın garip. Ofhayatçokzor, çook.

silgi @ 12:55:00 AM -


23 Mart, 2007


Kabuslardan nefret ediyorum. Hayır, uykumdan öyle anlamsızca sıçratıp sabah sabah aç karnına sigara yaktırdıkları için değil; varlıklarını yadsımaya çalıştığım korkularımı pat diye yüzüme vurdukları için. Utanmasam ağlayacağım şimdi, ne boktan gün.

silgi @ 11:23:00 AM -


21 Mart, 2007


Gözlerimi açıyorum, baş ucumda Antony. "Kalk" diyor, "Çok uyudun". Kocaman bir "hhmmfffsktirgitlanbaşmdaneeeeh" eşliğinde sırtımı dönüyor ve duvara tepiği atıyorum. O an dank ediyor kafama. Antony'nin odamda ne işi var diye düşünüyorum. "Yoksaaa..." diye dönüyorum. Antony gülümsüyor, dün gece aramızda birşey geçmediğini anlıyorum, rahatlıyorum. Şarkı söyleyelim diyor. "Iııh, sesim daha çatlamadı" diye cevaplıyorum. Israr ediyor... "Onca yolu boşuna mı geldim ben" diyor. Bu adam benimle niye İspanyolca konuşuyor ki diye düşünüyorum. "De ningun modo" diyorum sert bir tonla. Ne dedim acaba diye düşünüyorum. O anlıyor ama. Tutup kolumdan çekiyor, salona sürüklüyor. "Sen uyurken yaptım" diyor. Ne zamandan beri uykuda olduğumu düşünüyorum. Domino taşlarımı bulmuş, dizmiş. En öndekini de boyuna dikmiş. Hafifçe itmem yeterli olacak sonraaa hepsi teker teker devrilecek. Dayanamıyorum, hemen öndeki taşa dokunuyorum... Devrilmeye başlıyorlar ardı ardına. Dönemeçte devrilen taş bir sonrakini deviremiyor. Sinirleniyorum. Antony bile mükemmel değil diye düşünüyorum. Cripple and the Starfish'i söylemeye başlıyor, ben de eşlik ediyorum istemeden. Bu benim rüyam, ama benim sözüm hiç geçmiyor diye düşünüyorum. Antony, her istediğini yapıyor. Acaba Antony'nin rüyası mı bu diyorum. Belki de Antony beni rüyasında görmüştür. Öyle olduğuna inanıp mutlu oluyorum. Gözüm duvarın dibindeki tabloya takılıyor. Erdembeyler sonunda baskılarıma dayanamayıp 25. yaş günümde hediye etmişlerdi. Geleneksel Müslüman-Türk aile yapısında Kubizm'in yeri yok dediysem de dinletemedim. Yine de çok güzel, ona yakışacak bir duvarım olmadığından köşede duruyordu. Antony yerden alıp karşı duvara asıyor. Salon güzelleşiyor bir anda. Bu kesin Antony'nin rüyası diye düşünüyorum.

Ayrılık vakti geliyor. Pencereye bir belediye otobüsü yanaşıyor. Ne oluyoruz diyorum, ev 4. katta değil miydi? Otobüsün kapıları açılıyor. Şoför Ferdi Tayfur dinliyor. Antony'yi alıp gidiyor. Hiç olmazsa taksi çağırsaydım diyorum. Ne de olsa o kadar yolu benim için geldi. Ezgi arıyor sonra, kahvaltı edelim diyor. Çok acıktığımı farkediyorum. Tabloyu duvardan alıp eski yerine koyuyorum. Daha güzelleşiyor oda. Sonra tekrar yatıyorum.



not: İlk konuk yazarımız iyacp oldu. Kendisine bu silgitadındaki yazı için teşekkür ediyoruz. iyacp yazıp 3433'e gönderin.

silgi @ 9:32:00 PM -


18 Mart, 2007


Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü daha kullanmak üzere kayıplara karışacağından, bir süreliğine buraya konuk yazar alımı yapılacaktır. Yazılarınızı gönderin, editoryal kadromuz değerlendirsin. Hadi bağalım.

silgi @ 10:36:00 PM -


17 Mart, 2007


Yapmak istediğim şey bu değildi. Bunu ikimiz de biliyorduk. Galiba üçümüz. Sen bana bakıyordun, ben ona, o sana... Bu bakmalar nereye varacaktı hiçbirimiz kestiremiyorduk. Bakmakla kalmayacaktık; birimiz bir yerde ileri gidecekti, diğerlerinin pes etmesi onu takip edecekti. Kurtulabilecektik. Zaman, bizi kurtaracaktı. İnanmıyordun. O da biliyordu inanmadığını. Benim hakkımda kimsenin fikri yoktu. Köprünün kenarında oturup ayaklarımı suya sarkıtıyordum. Biriniz çiçek veriyordunuz, ben gülüyordum. Hangimiz biliyorduk bu köprünün Howl'un kalesine benzediğini? İstemediğimiz yerlere sürükleniyorduk, hiçbirimiz dur demiyordur; durmuyorduk.

Yıllar geçince derin bir ooh! çekeceğiz sanıyordum; yanılmışım. Ben seviyordum. Sen seviyordun. O seviyordu. O kendisini "Sen" sanıyordu, sense "O" olmadığından emindin. Gemiler yanmıştı, ardından sular aktı, sonunda oturup Elsa'ya bir şiir yazdın.

silgi @ 3:56:00 AM -



Mutfak fotoğraflarına baktık biraz. "Bu nasıl" diyorum, "Oo sizin salon kadar bu" diyor. "Peki bu nasıl" diyorum, "Oo bu sizin salonla bizim salonun toplamı kadar" diyor. "Bence bu güzel" diyorum, "Restoran mutfağı gibi bu, hıh" diyor. Bilemedim ne yapacağımı sonra, altı üstü google'a modern kitchen yazmıştım. Dün her zaman kaşımı alan Neslihan yoktu, ben de kaşları çirkin olan bir kıza yaptırdım. Hep derim, bir kadının kaşı çirkinse seninkini de çirkin alır! Eve geldim düzelttim sonra, çok güzel oldular düzeltince. Sabah uyandım korsan olmuşum; sağ gözüm yüzde yetmiş kapanmış. Hep o çirkin kaşlı kız yüzünden. Ya skör neden Hakan Günday'a bok atıyorsun, bak şimdi hatırlayınca yine hııı dedim, böyle parmağımı ileri geri sallarken çıkardığım ses işte. Herkes şey yapıyor ya hani, "bu blogu okuyan sen" filan, ay anlatamadım hahaha, hani şimdi bu yazdıklarımızı bir sürü kişi okuyor ya, sanki tek bir kişi okuyormuş gibi "Sen." diye hitap ediyor herkes yazarken, anlatabildim mi, işte evet Kayahan üslubu diyorum ben ona nedense. Sevgi doluyum bugün.

not: Yukarıdaki "Sen" diye hitap eden "herkes"e sen dahil değilsin elbette.

silgi @ 3:18:00 AM -


16 Mart, 2007


Gitmemiş miydim, yoksa dönmüş müydüm hatırlamıyorum, bir arkadaşımla yemek yemiştik. Hava çok kötüydü, canımız sıkkındı, sonra o aniden, hiç beklemediğim bir anda ağlamaya başladı. Sonra ben Azil'in en sevdiğim bölümlerinden birini açtım, ona okudum. Okumam bittiğinde karşılıklı "hı hım"laştık, falan filan.

"İki hafta önce, aşık olduğu kadının hastalandığını öğrenince şöyle düşünmüştü: Ölürse ölürüm. Giderse giderim. Yaşarsa yaşarım.

Sevgi, tırmananları birbirine bağlayan bir halattı. Biri düşerse diğerlerinin hayatta kalması için halatın kesilmesi gerekiyordu. Ancak sevgi, kesilemeyecek kadar kalın bir halattı ve sonunda herkes düşerdi. Aptallar sevdikleriyle düşer, kötüler sevdiklerini aşağı çeker. Onda ikisi de vardı. Annesine inanmıştı. Çünkü aksini söyleyen kimseyi tanımamıştı. Aşık olduğu kadın hariç. Sadece o. Sadece o kadın öğrenme güçlüğünü, konuşma zorluğunu, işsizliğini, garip davranışlarını önemsememişti. Sadece o, gözlerine bakıp, "Sen benim için değerlisin" demişti. Ama şimdi yoktu. Adını telaffuz edemediği bir hastalık. Doktorların adını defalarca hecelediği, ama aklında tutamadığı bir bela. Adı önemsiz bir felaket. Sonucu ölüm olan bir ölüm. Sevgi halatı. Düşenlerin kafatasını çatlatan bir yükseklik. Acele etmeye gerek yok. Nasıl olsa ilk düşen öldü. Sıra herkeste."

silgi @ 12:20:00 AM -


15 Mart, 2007


3 sene önce Hindistan'a gitme şansı geçmişti elime, ama yeni bir ilişkiye başlamıştım, pek de seviyordum, "amaan Hindistan da neymiş, paramız olunca beraber gideriz ihihiu" falan deyip vazgeçmiştim. Sonra hem paramız olmadı, hem de biz olmadık zaten, yollar ayrıldı, Hindistan'a giden yollar da bir şekilde aklımdan çıktı. Benim böyle sıtma nöbeti gibi gelen saçma beyin hortumlarım oluyor bazen. "5 sene önce ucuzlukta gördüğüm kırmızı başlıklı kız paltosunu neden almadım, allahım o benim hayatımın paltosuydu, bu salaklığı nasıl yaptım, o sms'i neden attım ki, bok vardı, şu hâle bak şimdi, her şey darmadağın oldu, of ofof görmeyi en çok istediğim yer de Katmandu'ydu, nasıl gitmedim Hindistan'a, fırt diye gidiverecektim ordan 2 saatte işte, hayır yani o printer'ı aldım da n'oldu, ne güzel alacaktım o Camper'ın Twins serisindeki ayakkabıları, o tatilde tanıştığım adamı da aramadım bir daha, şimdi çok ünlü oldu, belki beni de vokalisti falan yapardı irtibatı koparmasaydık, ah kafam, salak kafam benim" gibi düşünceler ardı ardına üşüşüyor kafama. Yine öyle olmuş olmalı ki, kendimi aval aval Katmandu fotoğraflarına bakarken yakaladım az evvel. Hani diyorum, bir burs vermek isteyen vardır aranızda, git gez takıl gel silgicim helal olsun demek isteyen vardır, gençlere destek olmak falan filan hani. Bakın fotoğrafını da koydum, beni oralarda görmek isteyenleriniz için. Hadi, vroom.

silgi @ 4:33:00 AM -



salak: donuyorum
ya üşüdüm diyorum üflesene ısınayım aa
bir şeyler yapman lazım
ellerini kollarıma koyup yukarı aşağı yukarı aşağı yapma hareketinin bir sesi ya da adı olsaydı keşke
mesela huriye
huriyelesene beni yaa derdim o zaman
ya üşüdüm diyorum huriyelesene beni ısınayım aa
bak ne güzel oldu
bence böyle tuhaf şeylere isimler bulma konusunda yeteneğim var
zaten hep garip şeylere yeteneklerim var
bacağımı boynuma takabilmek yeteneği
böyle saçma şey duymadım hayatımda
insan ne bileyim mesela yabancı dilleri çabuk öğrenme yeteneğine sahip olur
ya da kafadan 3 basamaklı sayıları çarpma yeteneği
işte böyle toplum içinde hava atabileceğin şeyler yani
oysa ben, ben n'apıyorum
bula bula huriye'yi buluyorum
hayat gerçekten çok acımasız

avanak: huriyeliyim mi seni?

salak: evet beni huriyelemeni isterim

avanak: hu hu hu huriye

salak: gerçekten çok iyi anlaşıyoruz

silgi @ 1:29:00 AM -


12 Mart, 2007


Google'a "senden nefret ediyorum" yazdım, neler çıktı inanamadım. antoloji.com'da nefret şiirleri diye bölüm varmış, bir sürü adam bir sürü kadından nefret ediyormuş ve bunu sağa sola yazmaktan hiç çekinmiyormuş. Hele bir tanesi vardı, yüreğim parçalandı resmen. "Şimdi git rahat rahat uyu bütün günümü mahvettin, beni kendinden soğutmak için elinden geleni yapıyorsun senden iğreniyorum by" Şimdi siz kızcağzın by demesiyle dalga geçiyorsunuz tabii biliyorum, ama bu cümle beni hakikaten çok etkiledi, valla. İnsanın hissettikleriyle söyledikleri ne kadar farklı oluyor bazen. Anlamamış olanlar için söylüyorum, bu cümlenin asıl anlamı: "Beni kendinden soğutmak için bunları yaptığını umuyorum, beni sevmediğini düşünmek dahi istemiyorum. Bunları ne amaçla yaptığının aslında bir önemi bile yok, çünkü ben seni çok seviyorum."dur canlarım. 8 sene imâlı konuşma analizi eğitimi aldım, oradan biliyorum.

Uzun lâfın kısası, ben bir süreliğine alıp başımı gidiyorum; yıllardır ne zaman nefes alamamaya başlasam kaçtığım yere kaçıyorum. Evime son 2 aydır yaşadıklarının hepsini unutmuş, ferahlamış, tazelenmiş bir silgi olarak dönmek istiyorum. Ben yokken çok yaramazlık yapmayın, başbaş.

silgi @ 1:09:00 AM -


11 Mart, 2007


Annemle babamın çok sevdikleri bir çift arkadaşları vardı: Ercan Amca ve Günay Teyze. Bazı hafta sonlarında onlara okey oynamaya giderdik, onlar bize gelir miydi, gelmiyorlarsa neden gelmiyorlardı hatırlamıyorum. Okey oynamaya giderdik dedim ama ben olayı bana ve keko abime lanse edildiği şekilde yazıyorum tabii.

- Çocuklaaar?
- Efendik anne?
- Hadi Günay teyzenize okey oynamaya gidiyoruz.
- Olleey!

Bre salaklar, bir kere olsun sizi de aldılar mı oyunlarına, bütün gece gardroptan yatak altına, küvetten balkondaki masanın altına kadar ıncık cıncık neresi varsa saklambaç oynamaktan yorulmadınız mı aylardır? Sorgulamak da yok. Hayır öyle arsız yüzsüz çocuklar da değiliz ki "Anneeaa nolur yea biz de oynayalım lüffen yeaa" falan diyelim. Evi dağıtıp deşarj oluyoruz bir şekilde işte.

Neyse asıl konu başka. Biz bu Günay Teyzelere ne zaman gitsek, ikram olarak illlla ki irmik tatlısı yapılırdı. Yahu kadın saraydan bozma evin var, bulaşık makinen bile var! (80'li yıllarda bulaşık makinesi, 70'li yıllardaki televizyona tekabül eder.) İnsan bari yarım kilo baklava, bi' kilo su böreği falan alır bir kerecik. Yok! İrmik tatlısı da irmik tatlısı. Tabii yıllar sonra öğrendik irmik tatlısının bu kadar revaçta olmasının sebebini, diyebilmeyi çok isterdim ama yok öyle bir şey maalesef. Az evvel annemin Carrefour'dan aldığı tavukgöğsünü yerken tadını irmik tatlısına benzettim de, oradan geldi aklıma tüm bunlar. Hey gidi günler hey işte.

silgi @ 12:05:00 AM -


09 Mart, 2007


Resim yapma kabiliyetim, karakalemle çizilen karmakarışık gölgeler arasında tuhaf siluetler oluşturmaktan ibaret. Zamanında "kızım sanat böyle bir şey" demişti gay bir ressam bana, ondan etkilenmiş olacağım. Bi' de uçurtma yapabiliyorum. Bi' de dönmedolap. Bi' de küçükfrens'in kaybolduğu yer. İşte o kadar yani. Yine de rengarenk pastel boyaları, yağlı boyaları, paletleri, guajları falan görünce gözüm dönüyor. Bir ara gidip 10 tane cam boyası (ne yapacaksam artık onları), 8 tane akrilik boya, boy boy fırçalar almıştım; bu gazlı hâlimi görünce sevgilim de şahane bir şövale almıştı bana, üstünde çok havalı bir şekilde ismimin yazdığı. Ha evet resim kağıtlarım da vardı tonlarca. 2 tane de tuvalim. Sonra işte bende yetenek olmadığını fark ettik, anılar çöplüğüne attık hepsini. Bazen gaza gelip 48 renkli Pelikan suluboyamla helikopter, papatya, eşek falan yaparım ama kimseye göstermeden atarım. Lakin benim çok çok yetenekli arkadaşlarım var. Mesela erdembeyler sanat eseri niteliğinde tablöler yaparlar, bir tanesini bile koklatmadılar bana 10 senedir, ama olsun, ben sabırlı biriyimdir. Odamın duvarlarını okyağnus mağvisine boyattığımdan beri duvarlarım bomboş, yakında Metallica posteri yapıştıracağım, biriniz bir resim yapın da hediye edin be! (Bu isyankar haykırış bütün okuyucularımı hedef almaktadır.) Yazıyı nasıl bağlayacağımı bulamadım, siz kafanıza göre bir şeyler kurgulayın artık, bazılarınız bunu pek iyi beceriyorsunuz zaten. Hadi.

silgi @ 10:24:00 PM -



Bugün ne güzel bir gündü. Moda'ya gittim, çay içtim, çilekli pasta yedim, çileği çok güzeldi, mutlu oldum. Denize baktım, huzur doldum. Türk kahvesi içtim. Ezgi'nin tepesine 2 kere kuş şeyaptı. Çok güldüm. Gözlerimden yaşlar geldi. O da çok güldü. Gül gül öldük. Dart oynadık Belfast'ta, 3 kere yendim, 2 kere yenildim. 301 oynarken tam 300'de sıfırladım onu, "eeeh iyi be!" dedi. Sonra çok sevdiğim başka arkadaşlarımla buluştum, yine Türk kahvesi, biraz sessizlik, biraz huzur, biraz sığınmaklar. Gece oldu, sokaklarda dolaştım. Bir yerde oturdum bir şeyler içtim. Biraz dans ettim. Yine bir şeyler içtim. Biraz daha popomu salladım. Kollarımı oynatmadım. Sonra ceketimi giydim çıktım. Eve geldim, annem neşeliydi, gecesini anlattı, dinlemiyormuş gibi yaptım, on kulakla dinledim, sonra gittim sarıldım. Işıl'la yatgeber sigaralarımızı içtik, "uu saat 2.5 olmuş, üf yarın da iş var" dedik. Ben demedim o dedi. Ben tembellik edeceğim yarın. Yarın da güzel bir gün olacak. Artık her gün çok güzel olacak. Gerçekten bir şeyler yolunda gidene kadar her gün böyle olacak. Her sabah ve her akşam tüm insanlarla birbirimizin yüzüne bakacağız ve ortada ters giden hiçbir şey yokmuş gibi, sürekli bir yerlerimiz kanamıyormuş gibi davranıp güleceğiz, çok güleceğiz, gül gül öleceğiz. Bugün garip bir gül gördük çingene çiçekçide, "adı ne?" dedim, "bi' şey gülü bu" dedi, "güllerin hasıdır bu güzel kızım benim" dedi, "sağol teyzecim" dedim. Birbirimizin yüzüne baktık, hakikaten ortada hiçbir şey yoktu, her şey yolundaydı. Ben gülün adını unuttum. Bitti.

silgi @ 2:57:00 AM -


08 Mart, 2007


Tam şu anda, 20 gün sonra hala olacağımı idrak ettim. İçim yaşama sevinciyle doldu. Bu yazıyı publish ettikten sonra gidip içeriden yünlerimi alacağım ve patik örmeye başlayacağım. Hadi hemen doğ, büyü ve şuursuz halanın saçmalıklarını oku minik kızım benim.

silgi @ 1:17:00 AM -


07 Mart, 2007


"Merhaba blogunu çok beğendim, arkadaşlar benimkine de uğrayın" falan gibi commentler yazarsanız size küserim ha. Şenkardeşler Kıraathanesi mi burası, tövbe. Ne alakaysa Moby dinledim bu gece bi' de, çok iyi geldi. Yani iyi geldi derken, aman canım silgi'nin ne derdi olacak ki, öyle değil mi. Asena, İbrahim Tatlıses'ten ayrıldıktan sonra bir magazin programına çıkıp bir ton laf etmişti, sonra da "bundan sonra İbo'nun i'sini duymak istemiyorum, mesela bakın bu röportajı inceleyin, hiçbir kelimede i harfi kullanmadım" gibi bir şeyler demişti. Hagaden oturup düşünmüştüm ben de acaba hiç içinde i geçen kelime kullandı mı diye. Şimdi burda "bundan sonra aşk kelimesinin a'sını duymak istemiyorum, bakın mesela bu yazıda hiç a harfi kullanmadım" artizliği yapmak isterdim size ama mâlumunuz a, e falan gibi harfler olmadan yazı yazmamız pek kolay değil. İşte yani o yüzden.

silgi @ 10:17:00 PM -



Yemeklerin tadı yok, gece karanlığında pencereden sarkıp sigara içmenin kokusu yok, ne beter şeymişsin bre hastalık, geldin geleli hiç keyfim yok.

Uyku düzenimi gece 12 - sabah 7'ye oturtmak için tam 6.5 ay uğraştım. Ve bozmam ne kadar sürdü? Sadece 3 gün. İnanamıyorum ya, fakyu.

Cümlelere "Ve" diye başlanmaması gerektiğini elbette biliyorum.

Azil'in 1. baskısına yetişemedim diye sızlanıyordum, süper kahraman annem imdadıma yetişti. Bazen gerçekten annemin süper güçleri olduğunu düşünüyorum, bak yeminlen. Uslu duranlarınızı onunla tanıştırırım.

Beyazıt Öztürk'ten hiç hoşlanmıyorum; komik ve zeki olduğunu düşünmüyorum. Ezgi geçen gün onunla ilgili süper bir tespit yapmıştı, "aa valla lan!" demiştim ben de. Ama şimdi unuttum ne olduğunu.

Baharın geldiğini Ezgi'yle bizim balkonda oturup, ayaklarımızı şööyle uzatıp şeftali suyu içerken Türk pop şarkıları söylemeye başlamamızdan anlarım. Bahar henüz gelmemiş.

Lütfen biri bi' ara bana cemrelerden bahsedebilir mi?

silgi @ 2:18:00 AM -



Ben kaşlarımı alırken hapşırıyorum, duştan sonra kulak çubuklarıyla kulağımı temizlerken de köhköhköh diye öksürüyorum kendimi bildim bileli. Ayrıca en sevdiğim çikolata Crunch'tır, ellerimi bırakarak bisiklet sürebilirim, çok güzel yüzme bilmeyen insan taklidi yaparım, Braveheart'ı izlemedim, ne zaman kaju yesem içinden kurt çıkar ama unutur yine yerim, 3 bardak votka içip kendi kusmuğumda boğulabilecek düzeye gelirken, 6 duble rakıyla sadece biraz çakırkeyf olurum, galiba hayatta en sevdiğim şey müzik dinlemek, 5 yıl aynı parfümü kullandım, sıkıldıktan sonra bir daha düzenli bir parfüm edinemedim; arayışlardayım, bir kitap yazacak olsam Kinyas ve Kayra'yı yazardım, en çok görüştüğüm arkadaşımın ismi Ezgi, gözlerim miyop, ne zaman kaju yesem içinden kurt çıkar ama unutur yine yerim, ilkokul öğretmenimi 15 senedir görmedim ama kendisi şu hayatta en sevdiğim 20 insandan biridir, puantiyeli şeylere ileri derecede zaafım var, hep bir sahne mikrofonum olsun istedim, hem sağ hem de sol elimle yazı yazabilirim, babamın gözleri yeşildi, daha evvel hiç yapmadığım yemekleri bile tariften bakarak çok güzel yapabilirim, genelde konuşkan biriyim ama bu aralar hiç kimseyle konuşmadığım için sesim çeyrek ton kalınlaştı, geçenlerde 1 yeteleye 6 tane kalem aldım, en sevdiğim film yok, hayatımın irkeeni bulduğum zaman onunla izleyeceğim bir film var, çocukken bir oda dolusu oyuncağım ve 32 tane barbie'm vardı, msn iletilerine manâlı sözler yazan arkadaşlarımı 1-2 saatliğine blockladığım olmuştur, ne zaman kaju yesem içinden kurt çıkar ama unutur yine yerim, bence hayatımızın kadını/erkeği diye bir şey yok, ismim silgi, üçbuçuk yaşındayım.

silgi @ 12:02:00 AM -


02 Mart, 2007


kırmızı:
ben çok üzülüyorum
yeşil:
neye?
kırmızı:
çok üzülüyorum işte
bu çok gerçek, çok yakın ve çok içten ve çok sıcak bir üzüntü
o kadar üzülüyorum ki, artık bu üzüntü arkadaşım gibi oldu
eğer bir gün bu acı dinerse ve üzüntüm geçerse,
o zaman kendimi çok boş hissedeceğim sanırım
ben çok üzülüyorum
bunu bilmeni istedim
yeşil:
tamam, biliyorum şimdi. ama üzüntün geçtiği zaman mutlaka bir şeyler dolacaktır, gerçekten diyorum
aslında demiyorum ya
niye böyle dedim ki şimdi
kırmızı:
üzülmemi istemediğin için
yeşil:
ben van gogh gibi hissediyorum şimdi
la tristessa durera diye yazmış son notunda
sadness will last forever diye
kırmızı:
demek ki hiç yalnız kalmayacağım
yeşil:
ama
değişir
her şey değişir
bunu bilelim ikimiz de
kırmızı:
bunu herkes bilsin.

silgi @ 11:49:00 PM -



- sen seinfeld'in soup nazi isimli bölümünü izledin mi?

- no soup for you!

- he
olm burda bi köfteci amca var sosyete ahmet usta diye
mesela telefon ediyosun
OLMAZ ŞİMDİ! diyip kapiyo falan

- hahahahah

- bigün açtım, iyi günler sipariş vereceğidim diye
buyrun dedi
1 tane yarım istiyorum dedim
SEN ONA SİPARİŞ Mİ DİYON!! dedi

- korkuyorum ondan.

silgi @ 5:55:00 PM -