|
Bazen zamanda birkaç saniyelik atlamalar yaşıyorum. Bir tür zaman makinesine sahibim sanırım, ama henüz bunun ne/nerede olduğunu keşfedemedim. Mesela az önce Nazlı abla bol köpüklü bir Türk kahvesi getirdi, bir sigara yaktım, bir yandan da "bana kaderimiiiin bir oyunu mu buu" diye şarkı söylüyordum, tabii pek maltitesk biri olduğum için de aynı anda bir şeyler düşünüyordum. O şeyleri düşünmem bittikten sonra bir baktım... sigara bitmiş, kahveyi de kapatmışım! Bir tane gelecekteki silgi, bir tane geçmişteki silgi, bir de şimdiki silgi var galiba, benle dalga geçiyler. Valla çarparım ağızlarının ortasına iki tane, hiç acımam. Böyle de şey olur muymuş canım, bi' zaman makinemiz eksikti.silgi @ 4:01:00 PM -
Yüzüncü post hediyesi, rakının yanına.silgi @ 6:04:00 PM -
Vapurla karşıya geçerken elinde bir bardak çayla ayakta duran o bereli adamın, hızlı adımlarla yolda yürürken dikkatinizi çeken o mavi yağmurluklu teyzenin ya da otobüsün camına kafasını dayayıp dışarı bakan kırmızı atkılı kızın o an ne yaşamakta olduğunu asla bilemezsiniz, asla. Nasıl bir acı çekme lüksümüz var, inanamıyorum. "Sevgilimden ayrıldım acı çekiyorum, arkadaşım bana kazık attı acı çekiyorum, aşkıma karşılık vermiyor acı çekiyorum, bana yalan söylediğini biliyorum acı çekiyorum..." Nedir bunlar, nedir ya? Bu nasıl bir lüks, bu nasıl bir acı bağımlılığı, bu nasıl bir seçim, anlayamıyorum artık. Sana sevgili mi yok allahın salağı, sana arkadaş mı yok bre gerizekâlı, sana aşk mı yok be budala, sana doğru mu yok ulan aptal! Bugün otobüsün camına kafasını dayayıp dışarı bakan kırmızı atkılı kızın artık bir babası yok, işte acı bu. Kesin artık sesinizi. silgi @ 11:57:00 PM -
Şurada kalmış yılbaşına 1 hafta, e ben de artık hediye listemi yapayım, öyle değil mi?
Bağışlarınız için silgihanim@gmail.com adresine mail atınız. Teşekkürler. silgi @ 10:04:00 PM -
![]() Blog'umu takip eden bir kişinin özel hayatım hakkında bilgi sahibi olmasını neredeyse imkansız kılacak yazılar yazmayı seviyorum ben. Bazen, "çok bazen" bu kararımın dışına çıkıyorum, o da yine bir an'ı yansıtıyor, bir haftayı ya da ayı değil. İnsanların sürekli nasıl hissettiğimi bilmesine gerek yok bence, sevgilimle tartıştığım an buraya onun sinirini bozacak bir yazı koymamın hiçbir anlamı olduğuna inanmıyorum. Bu, bunu yapamayacağım için değil; acıklı, ateşli ve edebi cümleler kurma konusunda yeteneksiz olduğumdan değil, "Ali topu at" cümlelerinin gücünü kullanmayı tercih edişimden kaynaklanıyor. Bütün bunları yazmak bugün okuduğum bir paragraf yazıyla aklıma geldi, cümleyi yazalım, bu post'u sonlandıralım. "Eğer konuşma bir savaşsa (mars ikizlerde) savaş meydanını kolay terk etmek olmaz. Hava tarotta kılıç'a denk geliyor. Kılıç da sivri. Ben de öyleyim. İğneyi kendime batırıyorsam bir kere, kılıç çoktan sokulmış oluyor iki kere başkasına." silgi @ 8:41:00 PM -
Kuzey yarıkürede bu geceye en uzun gece derlermiş. Bazıları bu geceyi sabaha bağlamadan huzur bulamazken, bazıları sıcacık uyumayı tercih ederlermiş. Bir inanışa göre, en uzun gecede görülen en uzun rüya, hep doğru çıkarmış. Sabahı sabah edenler bu şansı kaçırırlar mıymış, yoksa bilerek bu seçeneği elerler miymiş, işte orasını bilemezmişiz. Hem bu gecenin, hem artık etkisini hissettirmeye başlayan kışın, hem de yeniyılın armağanı olsun bu. Güzel günlerde dinleyin. silgi @ 11:53:00 PM -
- Birinin gitmesinin ne demek olduğunu bilirim. Bir hafta ıstırap çekersin, sonra bir hafta üzülürsün, derken unutmaya başlarsın ve sonra, hiç böyle bir şey olmamış gibi, sanki tüm bunlar başka birinin başından geçmiş şeylermiş gibi hissedersin ve omuz silkmeye başlarsın. Hayat işte, bu işler böyle dersin. Bunun gibi aptalca şeyler işte. Sanki bir şeyleri sahiden sonsuza dek kaybetmemişsin gibi. - Ben unutmayacağım. Asla unutmayacağım. - Unutacaksın. Ben de unutacağım. - Hayatımıza devam etmemiz gerekiyor. Ne kadar üzücü olsa da. Epey sonra şöyle dedi, "Sen üzüntünün ne olduğunu ne bilirsin ki?" Sabah geç vakte kadar uyuduk. Çaldığında acele edelim, gözyaşlarına vakit kalmasın diye saati bilerek geçe kurmuştum. Alison kahvaltısını ayakta etti. Süt siparişini kesmek, kaybettiğim kütüphane fişinin nerede olabileceği gibi abuk sabuk şeyler konuştuk. Sonra Alison kahve fincanını masaya bıraktı ve kapının önünde dikildik. Hâlâ çok geç değil, hepsi kötü bir rüya diyen yüzünü, benimkilerle buluşmaya çalışan gözlerini ve o küçük şiş yanaklarını gördüm. Gözleri dolmuştu, bir şey söylemek için ağzını açtı. Ama sonra öne eğilip, umutsuzca, beceriksizce ve ben dudaklarının değdiğini bile anlamadan çabucak öpüp gitti. Deve tüyü paltosuyla merdivenlerden kayboldu. Arkasına dönüp bakmadı. Pencereye gittim ve hızla karşıdan karşıya geçişini izledim, soluk renkli paltosunu, paltosuyla hemen hemen aynı renkte olan saçlarını, elini çantasına atışını ve burnunu silişini; ama bir an bile dönüp bakmadı. Sonra koşmaya başladı. Pencereyi açıp, dışarı sarktım ve yolun sonundan Marylebone Caddesi'ne dönünceye kadar onu izledim. O zaman bile, en son anda yani, geriye dönüp bakmadı. Fowles, John - Büyücü silgi @ 5:56:00 PM -
Zaman'ın psikolojik boyutu şüphesiz algılama biçimimizi başka bir yönde etkiler: Mektup beklerken saat ile yüzyüze geliş biçimimiz, reel süreye göre farklı bir seyir gösterir; gergin, biraz sinirliyizdir; postacının geliş günleri, saatleri belliyse iyiden iyiye belirginleşir zaman ile kıyasıya çatışmamız. Kimi zaman yoldaki bir mektup hayatımızı değiştirecek bir içerikten hız almakta, bunun için de sanki ağır tempoda ilerlemektedir. Kimi zaman da tam tersine, mektubu beklemediğimiz için, hızına şaşırırız: "Kötü haber çabuk yayılır, yerine çabuk ulaşır" yollu genel yargıların altında zamanın psikolojik boyutuna duyulan gizli inanç durur. Ne olursa olsun, mektup beklemek de, beklenmedik bir mektup almak da zorlu bir hazzı tanımlayan durumlardır. Böyle bir mektup geldiğinde, ondan mıdır, ya küçük bir hücreye kapanmak ya da onu hemen birine okumak arasında üçüncü bir yol bulamayız? silgi @ 11:09:00 PM -
Ali topu at. silgi @ 11:48:00 AM -
Aralığın 15'i oldu, hava hâlâ pırıl pırıl. Bu ne biçim şey, anlamadım. Şikayetçi değilim tabii, bayılıyorum güneşli ve soğuk havalara, ama, biraz, tuhaf? Yılbaşı geliyor, hop, kar yağ, yağ kar, kar yağsın. Kaç senedir yılbaşında kar yağmıyor, on mu? Bu sene çok kar yağsın, işteokadar. Bence yeniyıl havasına en çok Elvis Costello yakışıyor. Böyle olur olmaz yerlerdeki detonelerin, ses çatlamaların, boğuk ses tonun filan, bayılıyorum sana Elvis, haberin yok. Elvis Costello, I Want You veya She'den ibaret değil sevgili dinleyiciler. Bu, Deep Purple'ı Smoke on the Water'dan, Iron Maiden'ı Fear of the Dark'tan, Beatles'ı Let It Be'den, Beck'i The Blower's Daughter'dan ibaret sanmak gibi bir şey. Çakaal. Tamam neyse, Blood and Chocolate dinleyin, seveceksiniz. Üşenmezsem bir yere upload da ederim 1-2 saat içinde, link'i koyarım buraya. Hadibakalım. hadiyineiyisiniz. silgi @ 10:41:00 AM -
"Bana gönderilmemiş bu mektup," demelerini istiyorum, zarf'ı görür görmez. "Bana mektup var," diyenleri istiyorum. Çok mu erken bunun gerçekleşmesi için? Bilgisayarımın kasasından taze patlamış mısır kokusu geliyor; bol yağlı ve bol tuzlu. Bir sorun olduğu aşikar, ama bunu düşünemeyecek kadar hoşuma gidiyor şu an bu kokunun tadını çıkarmak. Ben bazı şeylerin tadını çıkarmayı çok severim, tehlikeli olsa bile. Tamam biraz manyaklık gibi olacak ama, banyoda şofben patlayıp her yer alev içinde kaldığında "ne güzel görünüyor ya" düşüncesiyle dakikalarca alevlere bakmıştım itfaiye eve gelene kadar. Böyle şeyler olur. Bülent Ortaçgil'in Gece Yalanları albümünün çıktığı zamanı hatırlıyorum. Pek güneşli bir 2003 günüydü. Pınar'ı 4 kere arayıp sonunda uyandırmıştım, beraber Yazıcıoğlu'dan cd kutuları almıştık, bir kaç hediye paket kağıdı, Gece Yalanları, 2 tane Whopper Junior, bir tane oyuncak gemi, postanenin önündeki teyzeden üç beş renkli zarf, Liman'dan kartlar falan filan. Bence güzel bir gündü. Hmm, bir de hani şu üstüne basınca tepesi dönen küllükler var ya, galiba onlardan almıştık. Almamış da olabiliriz, bazen unutuyorum. Olur böyle şeyler. Her sene aynı gün kendime bir mektup yazıyorum, postalıyorum, elime ulaştığında asla açıp okumuyorum, altıncı mektubu geçenlerde gönderdim, sayıları on olduğunda okumayı düşünüyorum. Zaten artık kimse birbirine mektup yazmıyor, nedense kimse mektup yazmaktan hoşlanmıyor. Böyle şeyler olur. Yıllar önce bir mektup arkadaşım vardı. Tezer Özlü, Nilgün Marmara, Cesare Pavese, Küçük İskender, Sylvia Plath filan okuyup birbirimize aşırı bunalım teenage mektupları yazardık. Bir gün bana 2 sayfalık bir mektup göndermişti, sadece şu cümlelerden oluşan: "Böyle şeyler olur. Olur böyle şeyler. Böyle şeyler olur. Olur böyle şeyler..." Az önce bana geçmiş yıllarda gönderilen yılbaşı kartlarına bakmak için yüklükte duran torbaları karıştırırken buldum, yazayım dedim, yazdım. silgi @ 4:43:00 PM -
![]()
silgi @ 2:35:00 PM -
Ben doğum günlerine ve yılbaşı'lara (yılbaşlarına?) çok önem veriyorum. Kimsenin doğum gününü unutmamakla övünürüm hep, (unutmadığım halde kutlamadığım/kutlayamadığım doğum günleri yok mu? Elbette var.) kendi doğum günümde de yıllar yıllar yıllardır bir sürpriz parti filan bekliyorum, ama neyse şimdi konu bu değil. Ezgi'nin doğum gününü unuttum. Hayır, bunu telefonumu dandun oraya buraya çarpıp titreşimini bozduğu için yapmadım. Unuttum işte. Zaten canım sıkkındı, çok yorgundum, bir de o yorgunlukla morali bozuk bir arkadaşımla buluştum, işte tamamen çıkmış aklımdan o arada. Bir önceki gün hatırlıyordum yani. Neyse özür dilemek için 2 rüşvet buldum. İlki Grey's Anatomy'nin ikinci sezonu, ikincisi de cumartesi günü "öyle böyle değil" denecek bir rakı gecesi, benim nacizane yuvamda. Farklı bir kaç meze çeşidi bulmam lazım; haydari, patlıcan salatası ve peynirle nereye kadar*. Hem kızcağız 23 yaşında artık; istatistiklere göre önümüzdeki 4 sene içindeki en kötü senesi olacak bu, biraz iyi davranmamız lazım. * içsesler kavgası: - ne demek nereye kadar ya, sonuna kadar işte. - açlıktan saçmalıyorsun, yat uyu. - ama patlıcan salatası yapalım, lütfen. - taam bakıcaz, hadi. silgi @ 11:55:00 PM -
Sabahtan beri iş yapmadığım zamanlardaki bütün dakikalarımı şu siteye verdim, huzur kumkumasıyım. silgi @ 1:10:00 PM -
Pazar günü çalışılmaz. Pazar günü çalışılmaz. Pazar günü çalışılmaz.Bu ne be, bu ne be, bu ne be, bu ne be. Sabah patronun mesajına uyan, yüzünü bile yıkamadan bilgisayarın başına geç, çalış, çalış, çalış, çalış, çalış. Diyorum size, pazar günü çalışılmaz. Böyle çipi yakarsınız işte. silgi @ 1:04:00 PM -
"Aşk hakkında kafam iyice karışsın, güzel müzikler dinleyeyim, Joaquin Cortes'i göreyim ve onun ağzından Nazım Hikmet'in Saat Dört, Yoksun'unu duyayım, bir sürü aşk filmi klişesi izleyeyim, Serra Yılmaz'ı göreyim, biraz da Akdeniz havası alayım" diyorsanız Vanilya ve Çikolata'yı seyredin derim. Ben az evvel yaptım, fena olmadı.silgi @ 11:15:00 PM -
Bir şey diyecektim, unuttum. Önemli bir şeylerden bahsedecektim, ama bu ara hep böyle önemli şeylerden bahsetmeyi aniden unutuveriyorum. Ezgi gelmişti dün, atom çizmiş bir kağıda, onu gördüm şimdi. "Silgi süper bir dövme buldum!" dedi ayrıca, hani yiyecek paketlerinde "buradan kesiniz" anlamına gelen bir işaret vardır ya; bir tane makas, yanında da bir sürü çizgi yanyana, hah işte ondan yaptıracakmış bileğine. "Bırak allaasen!" dedim. Böyle demedim tamam, "Ezgicim yakında herkesin bileğinde o dövmelerden göreceğiz, en az 5 kişiden duydum bunu, ensesine barkod dövmesi yaptıran saplara döneceksin" dedim, onu uyardığım için teşekkür etti, ben de bir kez daha bir hayatı kurtarmış olmanın sevinci ve huzuru içinde arkama yaslanıp, yanmayan sigaramı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Bu arada eğer arkadaşlarınızla otururken birden Türkiye'nin pek ünlü rakvokallerinden birine rastlarsanız, sakın ha adama gidip "Seni bir yerden tanıyorum galiba..." demeyin, arkadaşlarınızın karnına gülmekten ağrı girebilir, benden söylemesi. Hah evet, büyük konuşmak. Biraz küçük konuşsak mesela, kelimeleri, onların anlamlarını, durdukları yerleri bu kadar büyütmesek? "Olacağı varsa olur" desek, biraz açık bıraksak kapıları? Bunlar bu kadar zor olmamalı, fikirler sabit olacak diye yırtınılmamalı, değişmekten korkulmamalı sanki. Bunu bir ara biraz düşünelim. Boğazım şişmiş zaten, ne biçim acıyor. Böyle şeyler hep ben uyurken oluyor, anlamıyorum. Uyandığımda iki kaşımın ortasında kıpkırmızı bir şişlik, dudağımda kocaman bir uçuk, ya da tutulmuş bir sırt bulabiliyorum. Altı üstü uyuyoruz canım, n'oluyor yani böyle. Son olarak, tirbün değil canlarım, iddaa değil, labratuvar değil, şarz, herşey, neyseki değil. Teşekkür ederiz. silgi @ 8:36:00 PM -
Aslında herkesin bir yarını var. Neden ve nasıl bilmiyorum, ama var. Üstelik nedense, herkesin kendi yarınını hak ettiğini düşünüyorum. Keşke aklımız biraz daha başımızda olsa da, yaşadığımız her şeyin tadını çıkarabilsek. Eh, nasıl der ecnebiler: "I have a feeling." Yarın, yine, olacak. silgi @ 1:00:00 AM -
Bugün Kaleidoscope ve silgi birlikteliğinin ilk senesi dolmuş. Emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz. Nice senelere hatta, hadihop. silgi @ 12:00:00 AM -
Fikir Evren'den çıkmış, Derya ve Özge de bu fikre destek olmuşlar, güçlerini birleştirmişler ve 62 tavşanını bu kutunun içine saklayıp taa Hollandalardan bana getirmişler. Ne kadar mutlu olduğumu bir tek Evren görebildi ama size de çok teşekkür ederim kızlar. Bazen kendimi pek şanslı hissediyorum, fiyu.silgi @ 4:55:00 PM -
Cırtcırtlı spor ayakkabılar vardı ben küçükken, giy çık, ne kadar rahattı. Bir de streç kotlar çok modaydı, ama öyle böyle streç değil; tayt gibi vücuda yapışacak o kot, paçalar da daracık olacak, üstüne de kocaman shetland kazaklar. Şimdi bu "skinny" jean'ler tekrar moda oldu ama cırtcırtlı spor ayakkabılardan pek göremiyorum. Adidas, Betty Boop'lu ve Miss Piggy'li iki model çıkarmıştı, başka da bir örneğe rastlamadım. Sağda solda canımcırtcırtlıayakkabılardan görürseniz haber veriniz, göremezseniz bana Adidas'tan Betty Boop'luları alabilirsiniz ;)silgi @ 12:01:00 PM -
|
|
|
Zamanla oyun olmaz. Otur bakayım yerine.
Çok ciddiyim Science of Sleep izle (niye çok ciddiyim ki), benzer bir konsept bulacaksın.
Bulmayacak olsan da izle gerçi, izleyince anlarsın sebebini sanırım.
Yorum Gönder