29 Ekim, 2006

Dün Kelolan'la Çiya'da ne kadar garip isimli yemek varsa mideye indirirken, neden yemek yerken su içilmemesi gerektiğini anladım. Ben analı kızlı'yı bitirip bilmemnöz pilavı'na başlamıştım, o da hatırlayamadığım tuhaf isimli kestaneli patatesli şeyi bitirmek üzereydi. Afyonlar patlamış, açlıktan dönen gözlerimiz normal yaşantılarına dönmüştü ve biz de oradan buradan konuşup salak salak gülüyorduk. Bir ara sessizlik oldu, öncesinde konuştuğumuz şey neydi hatırlamıyorum ama üstünden 25 saniye geçtikten sonra "Hahahaha oha" tepkisi verilmeyecek bir şey olduğuna iddiaya girebilirdim. "Ha, ne?" dememe kalmadı, bizim Kelolan elindeki su şişesinin arkasında yazanları okumaya başladı:

Taşdelen Kaynak Suyu

Sertlik: 1
Magnezyum: 1
Kalsiyum: 2
Nitrat: 1'den az
Nitrit: Yok
Mineral: Gani.

Söylenecek söz yok, bundan sonra Taşdelen Kaynak Suyu içilecek, işteokadar.

silgi @ 6:17:00 PM -


27 Ekim, 2006

Çamaşır makinesinde beyazların arasına karışmış kırmızı bir külotun bütün gömleklerinizi pembeye boyaması dışında her şeyin mükemmel gittiği zamanlardan birinde, aklınıza "bir an" gelir ve secde pozisyonunda yere kapaklanıp ağlamaya başlayabilirsiniz.

Yemeklere göz kararı attığınız tuzun harika sonuçlar vermesinden başka hiçbir şeyin yolunda gitmediği zamanlardan birinde aklınıza aynı "bir an" geldiğinde ise, her şey yoluna girebilir.

Olur böyle şeyler.

silgi @ 12:01:00 AM -


26 Ekim, 2006


"Galiba sen en şanssız tipsin." Sullivan karnının üzerinde yuvarlanıp döndü, ona baktı. "Herkes seni çekici bulacak, ama bu senin bir işine yaramayacak. Yaramayacak, gerçekten. Ah, belki günün birinde sana uygun bir kadın bulabilirsin, erkek değil. Sen, bizler gibi kendine ayna arayan biri değilsin. Bir bakıma heyecan verici ama aynı zamanda da hüzünlü bir şey."
"Demek istediğini anlayamıyorum" dedi o. Aslında çok iyi anlıyordu, ama o sırrını gizlemeyi seçmişti: bir kulübe ve suları kahverengi akan bir nehir. Günün birinde bütün bunları yeniden yaşayacaktı ve başladığı yere dönecekti. O arada dünyayı öğrenecek, hazları tadacak ve ondan sevgi isteyenlerden sırrını titizlikle gizleyecekti.


- Gore Vidal -
* Tony Ross ağabeyin ellerine sağlık.

silgi @ 11:37:00 PM -


17 Ekim, 2006

Anne ben kozmik ışın oldum.

Saat 17:10'da içinde "mutlu" ve "ben" geçen yaklaşık 50 tane cümle kurdum. Birinden biri tutmazsa kavga çıkar, kozmiğinizi başınıza yıkarım, haberiniz olsun. Hoş, world jump day'de de bir şey olmamıştı; tehditlerim boşa gitmişti. Bu sefer ciddiyim, ona göre.

silgi @ 6:10:00 PM -


16 Ekim, 2006


Yüzlerimiz,
sözlerimiz,
benliklerimiz
yaralardan mı bina edilir aslında?

Acaba hiç mi şekilsiz olurdu ağzımız,
seslerimiz,
ellerimiz
yaralarımız hiç olmasa?





Belki de,
yaralardan
tanırlar

insanlar
birbirlerini.

silgi @ 9:58:00 PM -


15 Ekim, 2006




Mansiyon, ferrat'a.

silgi @ 1:56:00 AM -


09 Ekim, 2006

13 günlük kombonun diğer yarısı Evrenefendi, sürpriz yapmayı pek beceremeyen biri. Ama iyi niyetli, cidden. Bana sürekli bir şeyler alıyor, yazıyor, veriyor; ama bunlar benim elime ulaşmadan önce dayanamayıp her seferinde sürprizi söylüyor, du. Pes etmedim efendim; pes etmedim, yılmadım ve sonunda çabamın, emeğimin ilk meyvesini bugün aldım, soydum, başucuma koydum.

Sabah uykumahmurluğuyanlışanlaması sonucu beni iskelede 25 dakikada bekleyen sevgili beşlik simit Evren, "günaydıın" sırıtışından sonra elime bir poşet tutuşturdu. Bekliyorum ki "sana şunu aldım silgi" desin. Üç adım yürüdük, demiyor. Altı adım oldu, hâlâ tık yok. Dayanamadı "ee, açmayacak mısın?" dedi. İnatçıyım ya işte, uyuzum ya, "yok ya ofise gidince açarım" dedim. E hadi be adam, söylesene içinde ne olduğunu, yook. Dolmuşlara nasıl koşturduğumu bir ben biliyorum, bir de yanımda yürürken istemeden dirsek attığım amca. Attım kendimi dolmuşa, önce paketi yırtmadan anlamaya çalıştım ne olduğunu. Dikdörtgen, kutu gibi bir şey. Sallıyorum, ses çıkmıyor, içi dolu sanki. Normalde paketi yırtmamaya çalışırım, seloteypleri özenle kaldırırım filan. Eh, bünye sürprize alışkın değil, haşır huşur seslerle açtım hediyemi. İçinde ne olduğunu görünce, çıt çıkmayan dolmuşta "Hiiiii deliii!" çığlığım biraz yankı uyandırdı sanırım; ama o kadar mutluydum ki hiç umursamadım.

Çocukluğumun en nadide iki oyuncağından biri vardı içinde. Tamam, biri kaleydoskop, bunu biliyorsunuz. Peki diğeri (bu) ne? Tahminleri alayım, fotoğraf yakında.

silgi @ 6:16:00 PM -


02 Ekim, 2006

Barış Manço vapurunda sezonun ilk kalorifer böceğini görmemin üzerinden 2 hafta, anneannemin yüzüğünü parmağıma takmamın üzerinden 6 gün, son eylül akşamının üzerinden de 2 gün geçti. Hayat çok hızlı, hıphızlı ilerliyor. Birileri geliyor, birileri gidiyor, birileri de bu olan bitenlere şaşkınlıkla öylece bakakalıyor.

Dün Evren'le konuşurken yarım yamalak kurduğum bazı cümleleri düşündüm eve geldikten sonra. Bir merak var. Hep merak ediyoruz. İlişkiler bile merak üzerine kuruluyor. "Acaba bugünkü buluşmamızda bana kaçamak bakış atacak mı, acaba bugün elimi tutacak mı, acaba sinirlendiğinde bağırır mı, acaba çok yalan söyleyen biri mi, acaba yıldönümümüzü hatırlayacak mı, acaba beni seviyor mu, acaba ben onu sevmesem de o beni sever mi..."

Ne olacak peki? Bu sorular bitecek mi, biterse ne olacak? Sorular azaldıkça, merak azaldıkça karşımızdakine düşkünlüğümüz de azalır mı? Ya da, merak ve güven arasındaki bağıntı içinden çıkılabilir bir şey mi?

Neyse ki hava çok güzel, belki Barış Manço vapuruna denk gelebilirim yine iş çıkışında, hem Deniz'in artık kutu gibi bir evi var elbirliğiyle tertemiz yaptığımız. Bu soruların cevaplarını düşünmeyi bir süreliğine erteleyebiliriz o yüzden; en azından ben.

silgi @ 5:50:00 PM -