29 Nisan, 2006


Bu gece gittiğimiz yerdeki tuvalette, saçma sapan bir şey farkettim. Biz kadınlar, eğer tuvalet sırasında bekliyorsak, içeriden çıkan kişiyle şöyle 1-2 saniyelik bir gülümseme molası verip, sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu gülümsemenin ne anlama geldiğinden emin değilim aslında; "birbirimizin halinden anlıyoruz" gülümsemesi mi, "hay allah aniden karşımda bir insan belirdi, ne yapsam?" gülümsemesi mi, "han'fendi bissaniye, ben bi' şöyle geçeyim" gülümsemesi mi, yoksa başka bir şey mi.

Yerime geri döndüğümde bunu masadaki diğer kişilere de anlattım; kadınlar gülümseme hususunda beni desteklerken, erkekler "ne gülümsemesi canım, ben suratına bile bakmam adamın, ne işim olur." gibi şeyler söylediler. Biz neden böyleyiz bilemedim. Nezaket bunu mu gerektirir (yani erkekler fena halde nezaketsiz yaratıklar mı), yoksa hepimiz çok şahane ve güler yüzlü insanlar mıyız acaba (her iki seçenekten de pek emin olamadım.)

silgi @ 1:21:00 AM -


23 Nisan, 2006


Sınavlar bitmiş, havalar güzel, karar net: Pikniğe gidilecek! Nereye gidileceği konusunda herkeste biraz çekimserlik var; biri "Şile'ye gidelim" diyor, öbürü "Şile uzak, Kilyos'a gidelim" diyor, sonuçta Kınalıada'da karar kılınıyor. Kınalıada'ya gitmemizdeki en büyük etken benim, zira orada daha önce piknik yaptığıma ve çok güzel bir piknik alanı olduğuna dair inancım tam. Bu işlerin inançla alakası yok tabii, emin olmak gerekiyor, lakin o an herkesin bir öneriye ihtiyacı var ve kurtarıcı ben oluyorum.

Tansaş'a gidip alışveriş yapıyoruz: çeşit çeşit meyveler, etler, su böreği, kekler, mezeler, mangal yakmak için kömür, ızgara, maşa... Şahaneyiz yani. Geriye bir tek ekmek ve içkiler kalıyor, onları da adadan alacağız artık.

Vapura da bindik, ooh hava nefis, insanlar gülüyor, biz neşeli neşeli konuşup denize karşı sigara içiyoruz. Pınar'ın "doğayla bütünleşsin artık, yaşı geldi." dediği kaplumbağası Baby, marul yapraklarının arasında uyuyor, her şey yolunda. Derken, Kınalıada'ya varıyoruz, ama bizi "burada inmeyiiin" diye dürten bir şey yüzünden Heybeliada'da inmeye karar veriyoruz. Adaların sırasını çok iyi bilirim: Kınalı, Heybeli, Burgaz, Büyük. Kınalı'dan sonraki iskelede iniyoruz bu bilgiye istinaden. İşin tuhafı, bizden başka pek kimse inmiyor, ellerinde piknik sepetleriyle bekleyen kişiler hâlâ vapurda. "Herhalde Büyükada'ya gidiyor onlar" diyoruz, iskeleden içeri yürüyoruz, karşımıza çıkan ilk görevliye "Pardon, burada piknik alanları ne tarafta acaba?" diyoruz. Görevli gayet kesin bir sesle: "Burada piknik alanı yok, Heybeli ve Büyükada'da var" der demez, bizim gözlerimiz iskelenin üzerindeki eşşek kadar BURGAZ ADASI yazısında kilitleniyor. "Bravo silgi" şeklindeki tezahüratlardan sonra (Hayır yani, ben bilmek zorunda mıyım doğru sırayı? Şu kadar kişisiniz işte, öğreniverseydiniz, allah allah.) bir sonraki vapurun 1,5 saat sonra olduğunu öğrenip, sahildeki güzel cafelerden birinde bir şeyler içiyoruz.

Tamam, artık Heybeliada'dayız. Ekmek, tek kullanımlık mangal ve içkiler de alındı. Oh, piknik alanı da ne güzelmiş, serelim kareli örtülerimizi yere, mangalımızı yakalım, içkilerimizi açalım ve yorgunluk sigaralarımızı yakıp uzanalım şööyle.

Saatler saatleri kovalıyor, hayatının en uzun yürüyüşünü yapan kızımız Baby kadar huzurluyuz artık. Kaç vapuruna binilecek? 19:20 iyi, Deniz'ler de 6 gibi burada olacaklar zaten, 1 saat oturup hep beraber döneriz.

Grubumuz kalabalıklaşınca keyfimiz iyice artıyor, piknik alanında bizden başka neredeyse kimse kalmadığı için daha da rahatız şimdi. İçkimiz var, atlar koşturup duruyor, çimenler harika kokuyor, güneş ne güzel batıyor. Ne, güneş mi batıyor? Evet efendim, güneş batıyor, saat 7'yi 25 geçiyor, vapur kaçıyor. Yaşasın.

silgi @ 8:29:00 PM -


09 Nisan, 2006



Yazamıyorum bu günlerde, içimden gelmiyor ve sanki yazabileceğim hiçbir şey olmuyor. Yalnızca, biri bana sarı laleler alsın istiyorum çiçek pazarından. Bu kadar işte.

silgi @ 7:16:00 AM -