29 Ocak, 2006


Kişisel boyutlardaki bir rastlantının tarihsel boyutlara ulaşması, etkisinin, tıpkı karşı karşıya konulmuş iki aynada çoğalan suretler gibi, başkalarına doğru durmadan uzanmasıyla olur.

silgi @ 7:39:00 PM -


23 Ocak, 2006


Uyandım ve Blue Fairy hanımın tezimle ilgili hiçbir şey yapmadığını görünce bir an çok sinirlendim. Rüyamda kendisini görüp teşekkür bile etmiştim oysa. Sonra sinirim geçmedi ve tezimin baş kişisi Woody Allen beye karşı nefret doldum birden. "Yapmıyorum" dedim, "Woody Allen'la ilgili bir tez yazmayacağım ben." Tez önerisini teslim etmesine 1 hafta kalmış bir kişinin, tez konusunu değiştirmesi ne kadar sağlıklı bir davranış bilemiyorum tabii ama, Tim Burton efendinin film karakterlerini analiz etmeye karar vermiş bir kişi olarak duruyorum karşınızda. Her türlü kaynak, makale, şu bu yardımlarınızı esirgemezseniz, pek bir müteşekkir olacağım. Sinema okuyan arkadaşınız, tanıdığınız, kardeşiniz varsa bir sorun, belki boş vakti vardır da 6-7 sayfalık bir tez önerisi yazmama yardımcı olur. Ben de bu arada sınavlarıma çalışıp, okulumun uzamaması için çabalayabilirim.

Kar yağıyor bu arada lapa lapa. Olmaması gereken şapşalca bir mutluluk var içimde. Hiçbir okulsal sorumluluğum olmasaydı da gidip gakgak'ı karlara gömseydim şimdi. Neyse efendim, seneye yaparım artık bunu iş kadını tayyörlerimle. Pis okul, pis, bit artık.

silgi @ 7:20:00 AM -


22 Ocak, 2006



Çalışamıyorum işte, 2 haftadır günümün 12 saatini şu bilgisayarın başında geçiriyorum, günde 150 kere masamın tozunu alıyorum, denemediğim meyveli soda çeşidi, içmediğim meşrubat, çay, kahve çeşidi, yemediğim abur cubur kalmadı. Utanmasam cep telefonuma kendimi motive edici mesajlar atacağım artık, "Aslansın, kaplansın, yaparsın" diye.

Bu önümüzdeki bir buçuk haftalık dönem çok çok kritik; eğer altından başarıyla kalkarsam, şubatın ilk haftasında çantamı hazırlayıp doğru Bozcaada'ya gideceğim. Yalnız mı giderim, yoksa gakgak bey eşlik eder mi bilmiyorum, ama müzik dinleyip şarap içerek hamak üzerinde mayışmaya bu aralar pek bir ihtiyacım var. Tatil dönüşünde de sigarayı bırakmaya karar verdim. Zaten bu paketlerin üzerindeki "SİGARA ÖLDÜRÜR!" yazıları da iyiden iyiye kendimi kötü hissettirmeye başladı-dememle birlikte, elimi pakete atıp yenisini yakmam bir oldu.

Blue Fairy gelse şimdi, "tek bir şey dile" dese, "yarın uyandığımda tezimi yazılmış olarak masamın üzerinde bulayım" derdim herhalde. Hatta dileyeyim bunu şimdiden, belki gerçek oluverir.

silgi @ 6:05:00 AM -


20 Ocak, 2006


Bugün aldığım bir haber, şu an ölsem mutlulukla ölmeme sebebiyet verebilecek güzellikte bir şey. Yıllardır geçemediğim, geçenlerin mutluluk budalası olduğu bir dersten, bütünlemeye dahi kalmadan (üstelik vizem 23'ken) geçişimin müjdesi bu. Sevinçten taklalar atmak, bütün dünyaya bira ısmarlamak istiyorum. Ama ben sana bu güzel haberi verince, sen kalkıp bana "e geç artık" dersen, ben sana "çüş"ten başka bir şey diyemem. Söylemek istediğim başka şeyler de olur belki, ama işte böyle tıkanır boğazıma, sadece "çüş" diyebilirim. Sonra da kendi kendime, sevemem böyle aşkın ızdırabını be! diye bağrınırım. Marifet.

Yanında olmakla, yanında durmak arasındaki farkı anlayabilmek gerek. Olmak ya da olmamak hakkında düşüneceğinize, gidin durakta otobüs bekleyin bir kaç insanla, daha heyecanlı olur. Ne kaa ekmek, o kaa köfte diye bir şey duymadıysanız, duyun artık. Kimse kimsenin refakatçisi değil.

Limonlu bira öneririm.

silgi @ 12:46:00 AM -


11 Ocak, 2006


Erdem'in Bursa'da yaşayan 4 yaşındaki yeğeninin durup durup yumurtladığı laflar, hayata bakışımızı gün be gün değiştiriyor. Yaşanan en son vak'ayı sizlerle paylaşmak isterim.

Erdem Bursa ziyaretlerini her sona erdirişinde, kapıdan çıkma aşamasındayken bizim minik yeğen "Dayıcııım, dayıcım gitmeee, ühüüü" diye ağlama/üzüntü krizlerine girermiş. Hatta sırf bu ağlama safhasının uzun süreceği bilindiğinden, Erdem otobüs saatinden 2 saat önce çıkmaya çalışırmış evden. Son gidişinde yine hazırlanmış, minik'in ağlayıp zırlamasını beklerlerken, aa bir bakmışlar bizimkinde tık yok. "Güle güle dayıcım" diyor gülümseyerek. Abla şaşkınlıkla sormuş, "Oğlum, dayı gidiyor diye üzülmüyor musun sen?" "Üzülmüyorum annecim hiç. Gideceek, gelecek. Gideceeek, gelecek; hayat böyle bir şey. Öğrendim ben." deyivermiş minik üstadımız.

Biz hâlâ 42'lerle filan uğraşalım, bu 4 yaşındaki küçükadam çözmüş işte hayatın anlamını. Bundan sonra kafam karıştığında soluğu Bursa'da alacağım, karar verdim.

silgi @ 9:19:00 PM -




Arif koğuş ağası olmuş. Müge 1 haftadır hanımağa gibi dolaşıyor otalıklarda, "Benim sevgilim çok mühim insan oldu artık." diye. "Ne özelliği varmış askerde koğuş ağası olmanın?" dedim, "Kızım, yılbaşında herkes yerde oturmuş 2 battaniye üstüne, benimki 4 battaniyeyle oturmuş 4!" Tamam, anladım, koğuş ağalığı böyle bir şey.

Daha acemiliği yeni bitmişken, adamın askerlik maceraları efsane şeklinde anlatılır oldu aramızda. İlk gün herkesi ittire ittire hızla içeri girip pencere kenarındaki ranzanın altını "kapmış" mesela. Bu kapma meselesi aklıma ortaokul zamanlarını getirdi. Okulun ilk günü aşağıda tören yapılır, İstiklal Marşı ve okul marşı söylenir, müdürün "Adam olun ulan!" temalı konuşması dinlenir, sonra çil yavrusu gibi sınıflara dağılınırdı.

Sınıfta yer kapmak önemli bir meziyettir. Cam kenarında oturmak, özellikle bahar aylarında hem gönül yaylarını gevşetip, hem de derse olan ilgiyi azalttığından olsa gerek, cam kenarı grubu "tembeller grubu" olarak anılırdı. Paltoların asılı olduğu tarafta ise kışın bir birikme yaşandığından ve paltolara yaslanıp, derslerde şekerleme yapmak pek keyifli olduğundan, orada oturanlar da tembel yaftasından kurtulamazdı. Orta grupta oturmak dünyanın en zevksiz şeyidir. Kopya çekmek daha zordur, hocanın gözünün senin üzerinde olması ihtimali her zaman daha fazladır, bu yüzden sözlüye de daha sık kalkılır. Kötüdür işte. Ama orta grupta oturanların notları, diğer iki tembel grubuna nazaran her zaman daha yüksektir; bir mantığı olduğundan eminim, fakat şimdi bunu düşünmek istemiyorum.

Arif efendinin askerde gidip cam kenarındaki ranzanın altına konuşlandığını duyunca hiç şaşırmadım; zira bütün öğrencilik hayatımız "Koş koş koş, cam kenarında en arkayı kapalım" diyerek geçti. İtiraf ediyorum: tembelim.

silgi @ 4:45:00 PM -


09 Ocak, 2006


Galiba, Six Feet Under izleyerek bir ömür geçirebilirim. Sevgili de neymiş. Ses çıkarmadan izleyip, bölüm sonlarında benimle beraber derin bir nefes verecek birinin yanımda bulunması yeterli. Arada sırada Red Snapper'dan Image of You dinlemeye de ihtiyaç duyabilirim lakin.

silgi @ 4:36:00 AM -


05 Ocak, 2006


Anneannemin gitmesinden çok korkuyorum. O kadar çok korkuyorum ki, son görüşüm olur diye onu ziyarete bile gidemiyorum. Çok güzel kokuyor anneannem; elleri, saçları, incecik boynu... Hayatımda gördüğüm en güzel gülen kadınlardan biri, bir zariflik var gülüşünde; kafasını hafifçe geriye atıp, ahenkli bir sesle gülüyor. Benim anneannem 91 yaşında. Dedemi kaybettiği günden beri yatağının karşısında duran fotoğrafı her gece bir kez öpüyor. Keyfi yerinde olduğu zamanlarda, dedemin 3 aylık yarbay maaşını alıp nasıl gazino kapattığını, Müzeyyen Senar'ın sadece kendileri için şarkı söylediğini, sonra 3 ay makarna yediklerini anlatır.

Hepimize (teyzelerime ve dayıma, bütün kuzenlerime, anneme ve abime) nefis blöfler yaparak poker oynamayı, adabıyla rakı içmeyi, kibarca laf sokmayı öğreten kişidir anneannem. Harika ud çalar, 75 senedir içtiği sigaradan hâlâ ilk günkü tadı alırcasına keyifle çeker içine ve yıllara meydan okuyan sesiyle hepimizi mest eder şarkı söylerken.

"Sana anlatmış mıydım?" dedi son konuşmamızda, "Neyi anneannecim?" dedim, "Deden çok janti adamdı. Bir gün olsun kırmadı beni. Yalnız bir kez, kanser olduğunu öğrendiği gün 'beni yalnız bırak' diye sesini yükseltecek oldu, sonra utancından 2 gün yüzüme bakamadı. Defalarca ellerimi öptü, afedersin Pakize'm, diyen sesi hâlâ kulaklarımda." dedi. "Dilerim, sen de bizim gibi bir aşk yaşarsın kedim, dilerim sen de benim kadar mutlu olursun."


Doğum günün kutlu olsun pamuğum.

silgi @ 3:08:00 AM -